İSTANBUL’U TANIR MISINIZ? ESKİ İSTANBUL KÖPRÜ ALTI HAYATI. GALATA KÖPRÜSÜ’NÜN DÜNÜ.

0
158

Yazan: Danış REMZİ (Büyük Gazete, 1934)

İstanbul’un gezinti yerleri o kadar çoktur ki.. Oralarda insanın bir tanıdığı ile karşılaşması binde bir olur. Herkes başka bir gün ve saatte, başka bir tarafta eğlenmeye gider, vakit geçirir.

Fakat köprü altı; hiçte böyle değildir. Oranın ne muayyen piyasa günü, ne de muayyen eğlence saati yoktur. Tanrının her günü, günün her saati dolar, boşalır.. Bin bir insanın, bin bir fikir ve macera peşinde koşanların durak yeri olur.

Köprü altında; her tanıdığınızı, her aradığınızı bulabilirsiniz. Bugün değilse yarın, yarın da olmazsa öteki gün muhakkaktır. Hatta bu müddeti bir tek güne sıkıştırıp sabah değilse öğle vakti, o da olmazsa akşamüstü bulursunuz; bile diyebilirim.

Çünkü:

Köprü üstü; İstanbul sakinlerinin hemen yüzde sekseninin gelip geçtiği; köprü altı ise: Bu yüzde seksenin altmış beşinden fazlasına uğrak olan bir yerdir de ondan cesaret alıyorum.

Köprü altı; vapurlara ve vapurlarla gelip giden komşu köyler halkına ait gibi görünürse de orada rastladıklarınızın hemen yüzde yetmiş beşi ne Boğazda, ne adada, ne de Haliç tarafında otururlar ve ne vapura bineceklerdir, ne de gelecek bir vapurdan inecek yolcuları vardır.

Onlar; sadece güzel kadın, güzel bacak seyretmeye veya seyrettirmeye; içlerinde daha pişkin olanları da birer eş bulmağa gelirler. Çünkü şimdiye kadar; Ada, Boğaz, Kadıköy, Haliç yolcularının ve bu yolculara ait vapurların bir durağı zannedilen köprü altı; bugün bütün Istanbul halkının bir randevu yeri, bir kaynaşma ve ateş alma membaı olmuştur.

Kraliçelere, sanatkârlara, artistlere varıncaya kadar; en kibar, en doğru tanıdıklarınızdan tutunuz; en haşarı, en yaramaz ve çapkın tanıdıklarınızın hepsini orada görür ve yolculuk ile bir alâkaları olduğu zehabına düşersiniz. Fakat onlar daha ziyade bir zevk, bir gönül işi için köprü altına koşmuşlardır.

İnanmazsanız.. Bu “köprü altı” serisine devam ediniz… Belki isimlerini değil fakat tanır gibi olacağınız öyle aşina tipler, tuvaletler ve şahıslar bulacaksınız; öyle yakinen bildiğiniz maceraların yeni yeni sahnelerini göreceksiniz ki… Nihayet bildiğinize, tanıdığınıza ve yazılan tiplerin onlar ve belki de siz, kendiniz olduğunuza inanacaksınız…

Evet kendiniz… diyorum. Öyle ya: Bu yazacağım sayısız “köprü altı tipleri” içinde kim bilir belki siz de bulunabilirsiniz… ve bütün bunları okumak çok meraklı, çok zevkli olacaktır sizin için.

Çünkü: Bir kere İstanbul’un kibar, düşkün; genç, ihtiyar; kadın, erkek.. hemen, ekseriyeti köprü altında vakit geçiren bir işsizler takımı vardır. Bunlar aralarında yaşlı, kıranta mütekaitler de görülen gönüllü köprü altı muhafızlarıdır. Tanrının her gününde ve saatinde bu muhafazaya memurdurlar.

Bu gediklilerden başka; mektep ve dairelerin öğle paydosları ile akşam tatillerinde yeni yeni simalar kazanan köprü altı cidden çok eğlenceli bir mevzu membaı olur.

Yolları ve semtleri icabı olmadığı halde sırf eğlenmek için doğru köprü altına gelen ve bin türlü maskaralıklarla vakitlerini, kuvvetlerini öldüren öyle gülünç ve garip tipler vardır ki bunlara hissettirmeden uzaktan seyretmek: Bir Lüi, bir Düztaban, bir Anni Ondra filmini görmekten daha eğlenceli, daha zevkli olur.

Sonra sırf köprü altına mahsus olan dilenciler ve onların gayet planlı ve tabiyeli dilenme şekilleri başlı başlarına birer hikâye ve filim mevzuu teşkil eder.

İşte bütün bunların içinde en kıdemliler, en tanınmış simaları: “Köprü altı tipleri” ismiyle ve hatta resimleri ile birer birer okuyucularıma tanıtacağım…

Bugün şöyle bir kaç tanesinin krokilerini canlandırmakla iktifa ediyorum:

İşte bakınız… Kadıköy iskelesine acele acele ilerleyen ve bir bakliyeni varmış ta istical ediyormuş gibi.. Her tarafı süratle gözden geçiren şu tatlı mavi gözlü, altın sarısı saçlı güzel genç bayan…

İlk bakışta bir bekleyeni ile buluşup ta mühim bir ziyarete gidecek çok kibar. çok ciddi bir aile kadını zannediyorsunuz değil mi? ?.. Fakat sakın ha…

İnanmayın… Onun altın sarısı saçları ile bir örnek olan sarı parlak başlığına ve arkasındaki gene altın sarısı kıymettar, uzun kürk mantosuna kapılmayın.

Bakın… İşte döndü, gene ayni istical ile çıktı… Karaköy tarafına doğru gidiyor.. O hep böyledir.

O açık sarı ipek çoraplardan taşan bembeyaz tenli mevzun bacaklar; alâmeriken alçak topuklu sarı iskarpinlerin kavradığı küçücük ayaklar; köprü Kadıköy iskelesini hemen her gün ziyaret eder ve gene gerisin geriye dönerler…

Bu yürüyüş, bu aceleyi mi merak ediyorsunuz.. Bir şey değil.. Her zaman için bu kayar gibi, akar gibi kıvrıla kıvrıla yürüyüş, bu keklik gibi sekiş bir itiyadıdır onun…

Ve emindir ki böyle yürürse daha çok bakanlar bulunacaktır ve daha çok çeviricidir..

Bunun için edalı yürüyüşü her zaman koşan gibi, kaçar gibidir hep.

İşte bir ikinci tip:

Bu meşhur bir simadır.. ve gayet yılışıktır.

Kahverengi emperi, temiz elbiseli, elindeki güzel ve yeni çantası gıcır gıcır iskarpinleri, henüz ütüden çıkmış gibi duran fötrü ile vazifeden gelen bir memur edalı taşır…

Fakat hayır.. O güneşle beraber köprüde doğar ve ancak ayla beraber köprüde batar… Çünkü hiç bir işi yoktur… ve bu uzun müddet zarfında şaşı gözleri… Yan yana giden bakışları ile her kadın çehresini ve vücudunu inceden inceye süzmekle vakit geçirir.. Bu çini mavi şaşı gözlerin sahibi kumral baş; sağa sola sert sert dönmeye mecbur edildiği için kendi sahibinden ne kadar şikâyetçidir ve o amut sapı gibi ipince boyun ne kadar ağrılar çekmektedir kim bilir?..

Dur, otur bilmez… Tam bir zağar çevikliği ile bütün köprü altını boydan boya dört döner.. Dört dolaşır… Nerede bir kadın, nerede bir av kokusu varsa derhal o kamaraya girer ve tam karşısına geçer oturur. Onun derdi burun buruna seyretmektir.. Çünkü gözlerinin rüyet zaviyesi ancak bu suretle denke gelmektedir. Hele; biraz açık saçık bayanlar, meydana çıkarılmış ipek çoraplı baldırlar.. Üst üste atılarak diz kapakları billurlaşan bacaklar gördü mü hiç tahammül edemez.. taaa… kenarına kadar sokulur ve orada titremeler, sır’a nöbetleri geçirir, ecel teri gibi terler döker…

Bir üçüncü tip… Şu pabucu büyük, uçkuru meydanda dolaşan biçaredir.

Elinde muhakkak bir yazmaya bağlı ekmek peyniri vardır. Aklına geldikçe açar açar yer… ve bir bolduk köpeği kadar iri dudaklı, büyük içli ağzında geviş getirirken.. Karşısına geçip oturduğu kadının içini dışına çıkararak nihayet kaçırtır… Fakat o aynı yerde bir inatla bir ikincinin gelmesini bekler… O sefil ve perişan kıyafeti, yağlı kasketi, Şarlovari pabuçları ile dolaşmadansa… Kısmetini ayağına gelsin diye sabur ve mütevekkil bekler.

Bunlar bir kaç tiptir… ve bunların arasında ne kadar yüzlercesi, ne kadar yüzsüzleri de vardır ki onlar başlı başlarına birer hikâye mevzuu olacaklardır.

***

KÖPRÜ ALTI TİPLERİNDEN BİRKAÇI DAHA (D.R. Tezer)

Her zaman köprü altını boydan boya gezen bir tip vardır ki biraz evvel ütüden çıkmış gibi duran lacivert zemin üzerine ince gri çizgili elbiseleri içinde baston yutmuş bir manken gibi dolaşır. Ara sıra kalkık omuzları arasına gömülen başı sert sert dönüşler yapmasa adeta müteharrik bir insan makinesi gibi bir şey olacakmış.

O; açık yeşil frenk gömleği, yeşil boyun bağı, koyu kahverengi çorapları, siyah iskarpinlerinin alaca rengi üzerinde bütün bütün çekik düşen, kumral saçlı başı, ince hafif bıyıkları ile cidden dikkati çeken bir şahsiyettir.

Allahın her gününde ve her saatin-de köprü üzerini arşınlayan bu genç henüz otuz üç, otuz beş yaşları arasındadır. Başı daima açık, ceketinin küçük mendil cebinde ip iri kırmızı bir kalem.

Ya, elinin bir başında saçlarını düzeltmek için muttasıl gider gelir, yahut mahut kırmızı kalem ile cebinden çıkardığı al, kırmızı, mor, mavi, eflâtun fakat hiçbiri beyaz olmayan bir sürü kağıtlara bir sürü notlar tutar dolaşır.

Ne yazar, ne not eder, hangi işte çalışır?.. Bir türlü belli değildir. Halinde bir sinirlilik, gözlerinin, kaşının, ağzının, burnunun oynamasından da anlaşıldığı gibi onda mutlak anormal bir hal, bir sinir buhranı vardır.

Geçen gün yine ona tesadüf ettim: Rumeli iskelesinde güzel bir bayan seçerek biraz uzağına oturmuş bekliyordum. Çünkü köprü altı tiplerini bulabilmek, görebilmek için bu tabye sistemi en basiti, en elverişlisidir. Onlar muhakkak aşağı yukarı dolaşıp güzel bayanlar; açık göğüs, açılan kol bacak, baldır arar ve onlara mütenazır yerlere otururlar. Bunu bildiğim için yakasındaki iri fiyangonın üstünde ince bir kızıl şerit bulunan gri elbiseli, beyaz şapkalı, gri ten rengi çorap, beyaz üzerine kırmızı kenar şeritli çarıklar ve bileklerinde üç dört tane altın bilezik taşıyan duru beyaz, karakaşlı ve kara gözlü, çok mütenasip ve iri olgun vücutlu bir bayanı uzaktan görebilecek bir yerde oturdum.

Ne geçti, ne geçmedi. Bizim sinirli bey sökün etti. Bir kere aşağı, yukarı dolaştıktan sonra gözüne kestirdi ve geldi bir ceylan çevikliği ile tam köşede oturan kadıncağızın yanındaki köşeye oturdu, Fakat ne oturuş?..

Derhal ayaklarını uzatıp yerden keserek ütülü pantolonlarını bir kere çekti ve beş on defa ayaklarını bu vaziyette kaldırıp indirdikten sonra cebinden derhal morlu, allı eflâtunlu ince kâğıtlarını çıkarıp o meşhur kırmızı kalemini çekti… Üç dakika kadar süren çok dikkatli bir yazı meşguliyetinden sonra kağıtlarını yine itina ile cebine yerleştirdi, Bu iş bitti sayılabilir mi dersiniz?.. Hayır!. Kalem bir elde… Diğer el saçlarda ezbere bir tuvalet yapıldı. Kravat, boyunbağı düzeltildi. Ve nihayet çarpık, kalkık kamburlu omuzlarını sert sert silkmeğe ve bu anda yine ayaklarını, bacaklarını kaldırıp indirmeğe başladı.

Tam bundan biraz evvel yan tarafa geçip oturan bir yaşlıca bayan korktu mu nedir? Tuhaf tuhaf bakınarak kalktı. Uzak bir köşeye çekilerek aynı bakışlarla genç adamı süzmeğe başladı.

Diğer gri elbiseli, güzel vücutlu, güzel kadın ise, vaziyeti anlayan bir hal ile bıyık altından gülümsüyor, hiç füturunu bozmadan o her baktıkça; üst üste attığı bacaklarını arada bir değiştirerek hem bu bakışlardan kaçıyor hem de baldır güzelliğinin emsalsizliğini göstermekte devam ediyordu.

Genç adam gözünün kaçamak, hırsızlama bakışları ile oraları süzmeğe uğraşırken yaşlı bayanın korkak hareketi ve onu kritike başlaması ile daha fazla sinirlendirdi. Omuzları, boynu daha müteharrik bir hale geldi. El ile boyun bağını, yakalığını tutarak sık sık gerdan kırmağa başladı.

Ben de oturduğum köşeden hep ona ve arada bir güzel kadına bakıyordum. Tam bu esnada adamla göz göze gelmeyelim mi? Olacak ya, ben de hafifçe gülmeyeyim mi?..

Sanki bir şey söylemişim gibi kıpkırmızı olarak aynı renkteki kalemi hiddetle cebine soktu ve biraz yana dönerek güya o bayanla bir ilişiği yokmuş gibi dışarıya bakmağa başladı. İçeri girmekte olan kıranta bir bay ona doğru gidip te:

— Affedersiniz efendim siz de yeni köye mi?.. Acaba vapur hangisi.. demez mi?..

Aman efendim.. aman..

Genç adam büsbütün tutuldu; sinirlendi ve kekeme bir hal ile:

H… h hayırl.. Ben yeni kö.. köye.. gitmiyeceğim

— Ya… Öyle mi efendim?.. Bari Rumeli tarafına mı gidiyorsunuz.. Vapurumuz birdir ya, acaba hangi vapur… Saat kaçta…

H.. hayır Rumeli de değil… Diye kızgın kızgın cevap verdi. Vapuru da bilmiyorum!! İhtiyarın konuşkanlığı tutmuş olacaktı ki aynı ısrar ile:

— Demek ki Anaduluya yolcusunuz… Öyle mi? Affedersiniz amma sizin vapurun zili çalıyor bayım, hemen kalkmak üzeredir… Dalgınlıkla kaçırmış olmayasınız sakın!..

Gencin hali bütün oturanları şüphelendirdiği için zaten herkes ona bakıp kıs kıs gülüyordu. Bu hal üzerine bütün bütün gülüşme başladı ve genç güzel bayan inadına irice bir kahkaha attı…

Bu kumral saçlı köprü altı avcısı öyle bir hale geldi ki başkaları gülerken… Ben onun kalkıp kaçışına ve kıpkırmızı bir ibik gibi kabaran iri burnu ile sararan çehresine bakarak hem güldüm, hem acıdım.

 

 

Paylaş

CEVAP VER