BİR FİLM ÇEVRİLİYORDU: KÜÇÜK BEYİN KISMETİ. Ayhan Işık, Türkan Şoray

0
48

Islıkla çalınan bir “Carmen”

GÜZEL ve cana yakın bir kız. Sevimliliği üzerinden akıyor onun. Bir kutu sigarayı bir anda tüketir. Sigara satmaktadır o. Gelen, geçen, herkes sigara almaktadır ondan. Suyun üzerinde kayar gibidir o, yürüyüşü tatlıdır, biçimlidir, büyüktür. Carmen sevimliliğiyle herkese sevdirmiştir kendisini. Bu kız bir onbaşıya tutulur, ona olan aşkım çiçeklerle anlatmaya çalışır, çabalar. Ama sonunda da istediğine kavuşur. Ama Carmen her şeyi çok çabuk da unutur. Öyle bir yaradılışı vardır. Sonunda ölür… Hem de büyük bir ölümdür bu. Kan kokan bir ölüm… Carmenin artık o tomurcuğumsu yaşayışı bir arena kıyısında sönüvermiştir. Daha güzelliği sönmeyen ölünün başında, eskiden ondan çiçekleri alan sevgilisi hıçkıra hıçkıra bağırır: “Tevkif edebilirsiniz beni, onu ben öldürdüm. Oh benim Karmen’im!” Carmen ölür, onu öldüren tevkif edilir ama geride bir müzik kalmıştır, bir hayat, ruh kalmıştır. Üzgünlükleri, hapishaneleri, kanı, ölümü en büyük sevimliliğiyle veren bir müzikler topluluğu vardır artık. En küçüğünden en büyüğüne kadar, en geri kalmış toplumundan en ileri gitmiş toplumuna kadar herkesin dilindedir, iki dudağının arasındadır bu “müzikler topluluğu”. Kan kokuyor, ama herkesin kulaklarına, kafasına doluyor…

Ölüm kokuyor ama her toplumun kişisinin kalbine girmiş… Kan ve ölümün bir kişiyi bu kadar mutlulandırması herhalde pek kolay kolay görülemez…

Islıklar var, ıslıklarda kan ve ölümün mutluluğu yaşıyor. Küçük küçük ıslık parçaları bunlar. Belli bir yolda ilerlemiyor…

Islıklar…

Demir bir kapı ağır ağır açılıyor. Tıpkı Carmen’i sevenin girdiği hapishanenin demir kapısının açılışına benziyor. Ağır ağır, dokunaklı… Gıcırtısı bile yok bu kapının. Birden gürültüler, duyulmayan ıslıklarla birden çoğalıyor… O demir kapının karşısında genişçe bir yer var. Orada demirle uğraşıyorlar, kendilerine verilen demirli şeylerin tamirini yapıyorlar o adamlar. Elleri yüzleri kararmış… Artık alışmışlar bu demir kapının ardına gelip girenlere.. Hem öyle alışmışlar ki başlarını bile çevirmiyorlar.

O demir kapının ardında genişçe bir yer var. Koskocaman…

Durmayan, dinlenmeyen, daima çalışan biri

Koskocaman bir adam durmadan o raya buraya koşuşup durmaktadır.

“Her şey hazır, tamam…”

Koşuşmalar…

“Hadi, başlayın artık…”

Gürültüler…

“Benim de bir takım düşündüğüm işler var… Onları yapmalıyım. Bir an önce çalışmaya başlayın da bitiriverin.”

Ve ağır ağır seslerin azalması. Bir ya da iki çift dudağın küçücük, minnacık hareketleri, içten içe ıslıkla bir Carmen… İçli bir hava var her yerde.

O “durmayan, dinlenmeyen, daima çalışan biri”nin vücudu adı ve soyadındaki enli harflere benziyor. Sonban Koloğlu adını, soyadını her haliyle gözler önüne seriyor. Herkesi seviyor, herkese kendisini sevdiriyor. “İyi adam”, “ba ba adam”, “koruyucu adam” ve bunlardan sonra yılları gösteren bir kişi olan Sohban Koloğlu bir dekor hazırlamış. Kimseye el sürdürtmüyor. Bu bir bonmarşe dekoru… Her babayiğidin altından kolay kolay kalkamayacağı bir dekor bu. Bir bonmarşede istenilenden çok daha fazlası var burada. Bir köşede her çeşit ayakkabı. Topuklu, topuksuz, açık, kapalı kadın ayakkabıları, siyahlı, kahverengili, grili, erkek ayakkabıları… Bir başka köşede renk renk desen desen kumaşlar. Çizgilisi, çizgisizi, karelisi, karesizi, mavilisi, sarılısı alacalısı, herşey herşey var… Ta ilerdeki bir köşede ise kolonyalar boy gösteriyor. Limonuydu, lavantasıydı derken onların arasında rujlar, pudralar birden beliriveriyor. Kırmızı rujlar pembe pudralara daha güzel bir renk katıyor. Kapıya yakın bir yerde ise Beethovenlerle, Tchaikovskilerle, Mendelsonlarla, Hindemithlerle, ŞostakoviçIerle ya da Yves Montandlarla Charles Aznavourlarla, Edith Piafflarla karşılaşıyoruz. Renkli renkli birçok plak kabı gözler önüne serilmiş. Sohban Koloğlu bu plak kaplarının üzerindeki resimlere bile dikkat etmiş. Oysaki bunların hiç bir perdede tam olarak gözükmeyecek.

Oradan oraya koşuşup duran Sohban Koloğlunu bir dekor aralığında durdurup: “Neden bu dekor bu kadar güzel ve zengin?” diye sorarsanız, şu cevabı verecektir: “Her şey paraya bakıyor. Para olmadıkça hiçbir şey olmuyor. Burada da aynı şey oldu. Bana dediler ki, — al şu parayı, yap bize iyi bir dekor— Söylenilen miktar iyi bir dekor için yetiyordu…”

Sohban Koloğlu yorulmuştu, ama paranın karşılığı olan “şahane” bir dekor meydana getirmişti.

Eşyalar… Adamlar…

Şişlide bir Ömür Kliniği vardır, Tam Site sinemasının karşısındaki sokaktadır. Onun da karşısındadır Sohban Koloğlunun en yeni platosu. O gün orada her zamanki gibi çalışma vardı. Bir film alınacaktı. Saatler orada geçecek, tatlı günlere orada girişilecekti, Yorulmadan, gözlerini kırpmadan çalışmaları gerekliydi. Kış gelmişti, sinemalar açılmıştı. Sinema gişeleri ve kapıları önünde kuyruklar meydana geliyordu.

Demir kapıdan içeriye girenler dışarı çıkanlardan daha fazlaydı. Hep çalışacak insanlar geliyordu. İşte birinin elinde bir kamera vardı. O kamera belki de binlerce metrelik filmi yiyip yutuvermişti… İşte bir başkasının elindeki kahverengi bir kutu vardı…

Ve “Demir Yumruk”

Diğerlerinden ilk anda hiç bir ayrılığı olmadığı sanılan bir araba geldi, demir kapının önüne dayandı. Islıklardaki Carmen demirleşmişti. Sert sert geliyordu insana. Arabanın demir kapısı açıldı. Demir rengi bir adam indi. Upuzun boyu ve tatlı bakışıyla bir “demir yumruk”tu o. Açık olan demir kapıdan Ayhan Işık en rahat haliyle geldi. Hazırdı… Her şeye karşı hazırdı. Az sonra motor tıkırtıları arasında bu rahat halinden sıyrılacaktı. Onu, o zaman yeni bir rahatlık bekliyordu, rol rahatlığı… Ayhan Işık, Sohban Koloğlunun aylardır bir türlü zaman bulup tam olarak yaptıramadığı lokale girdi. Aktörler, aktrisler kendilerini set gürültüsünden uzaklaştırabilecek bir yer bulmuşlardı. İş Sohban Koloğlunun birkaç metrelik perdelik kumaş alıp orayı bir düzene sokmasına kalıyordu.

On beş dakika sonra çalışmaya başlayacaklardı. Eksik kalan bir şey yoktu, Emin adımlar rahat adımlara dönüverdi bir anda.

Ve “Comparsa” adlı bir Rumba

Edmondo Ross adlı biri vardır. Yıllarca önce bir plak stüdyosuna bir çağrı üzerine gitmişti. Ve bu gidiş ona sekiz parçalık bir plâk kazandırdı. Bu sekiz parçadan birinin adı da “Comparsa”ydı. “Comparsa”nın ilgiyi çeken bir başlangıcı vardır. Sevinçli bir insanın yürüyüşüne benzer bu başlangıç. İşte “Comparsa” gibi yürüyen biri rahatlıkla demir kapıyı aşıverdi, Topuklu ayakkabılarının sesi “Comparsa”nın başındaki baterilerin sesine benziyordu. O da üç beş adımlık yeri geçtikten sonra lokale girdi. Hemen bir koltuğa oturdu. Çantasını masanın üzerine koydu. Kapağını açtı. Dört köşe, kutu gibi olan çantanın içinden birçok şey çıktı. Bir de avuç kadar bir ayva vardı. Türkân Şoray iki üç dakikada makyajını bitiriverdi.

Burası set… Ve perde açıldı

Hulki Saner setten lokale geldi, Her kese şöyle bir baktı. İçin için gülümsüyordu, ama gülümsediğini de belli etmiyordu. Bir baş işareti, bir el işareti ve bir iki dudak kıpırdanışı ile oradakilerin ağır ağır yerlerinden kalkışları aynı anda oldu sanki.

Set ağır ağır dolmaya başlamıştı. Kameraman, reji asistanı, herkes herkes hazırdı. Işıklar bir anda göz kamaştırırcasına “dekor – bonmarşe”yi aydınlatıverdi.

Bu ses kamera tıkırtısıdır…

Ayhan Işık bonmarşenin kapısından girecek, tezgâha gidecek. Tezgâhtar kız bir müşterisine bakmaktadır. Türkân Şoray müşterisini saydıktan sonra, tahtadan bir mankenin çenesine “çimdik” atan Ayhan Işık yavaşça tezgaha yaklaşacak ve başlayacaklar konuşmaya… Birinci prova… Ehh… Ama ikinci prova olmalı… O da yapıldı. O da “ehh” üçüncü yapıldı. O “ehh” değil. Işıklar söndürüldü, sonra gene yakıldı. Hulki Saner “Motor…” dedi. Bildiğiniz tıkırtılardan bir başka tıkırtıydı bu. Provada yapılan, daha doğrusu üçüncü provada yapılanların aynısı tekrarlandı. “Tamam” dedi. Hulki Saner, “Bu da bitti” Hiç kimse hata yapmamıştı. Her şey o kadar rahatlıkla olup bitivermişti ki.

Figüranlar birbirlerine bakıp gülümsediler. Onlar da sevinmişlerdi. Onlar sevinedursunlar ışıklar bir kere daha söndürüldü. Senaryoyu ortaya getirdiler. Hulki Saner sağ eliyle sayfaları açmaya başladı, Bir yere gelince durdu. Türkân Şoray’la Ayhan Işık kendisine bakıyorlardı. Hulki Saner konuştu, konuştu, konuştu, sonra sustu. Figüranların gözler; iki ünlü oyuncuya takılırken ışıklar bir kere daha yandı. Provalar bütün hızıyla devam ediyordu.

Sokaktakiler, ya da kapı önündekiler

Demir kapının önünde ıslıkla çalınabilecek bir Carmeni düşünemeyenler vardı. Onların şu andaki tek isteği içeri girebilmek ve Türkan Şoray ile Ayhan Işık’ı seyredebilmekti.

(Devamı alttaki görselde)

 

Paylaş

CEVAP VER