TOLSTOY’UN GİZLİ HATIRA DEFTERİ

0
122

BÜYÜK ADAM SON GÜNLERİNDE; “ALLAHIM… YETER ARTIK… AL BENİ… USANDIM, YAŞAMAK İSTEMİYORUM…” DİYORDU.

Tolstoy’u, bu büyük adamı tanımayan, onun eserlerini tekrar tekrar okumamış olan var mıdır?

Eserlerinin belli başlıları Türkçeye de çevrilmiş olan Tolstoy, sade Rusyanın, sade Slav âleminin dğiil, fakat dünyanın malıdır.

Çocukluğundan bahsederken «Beşikte ipekliler, dantelalar, renk renk süsler içinde yatarken bile, elimin, kolumun, ayaklarımın bağlı oluşuna – bilmem nasıl – isyan etmiş, ağlamış, bağırmış, avazı çıktığı kadar haykırmışımdır!? Diyen Tolstoy, ömrünün sonuna kadar hiçbir şeye boyun eğmeden hür yaşamıştır.

(Anna Karanin) ile (Harb ve sulh) u yazdıktan sonra birdenbire şöhreti etrafa yayılan Tolstoy, gariptir ki, onu meşhur kılan bu eserleri bir müddet sonra inkâr etmiştir.

O tarihte dinsiz olan Tolstoy, birdenbire değişmiş, dünyayı kapkara gören gözlerini ebediyen yummak için hazırladığı ilmiğe boğazını geçirirken, yeni bir imanla ve yepyeni bir adam olarak ortaya atılmıştır.

Rusya’nın Toula vilâyetinde İsnaya Polianada doğan, orada büyüyen ve ölen Tolstoy Rus Ortodoks kilisesinin istediği gibi değil, fakat bambaşka bir şekilde (Hıristiyan) olunca kendini toprağa bağlamıştı. Atına biner, mujiklerin arasına karışır, onlarla beraber tarlalarda çalışır, eker, biçer, uğraşırdı. Kimseye muhtaç olmadığını göstermek için çizmelerini bile kendi yapardı.

“Hiddet yok, kimseye fenalık etme, hattâ fenalığa mukabele etme, izdivacı bozulması imkânsız bir birleşme say, herkesi sev, herkese yardım et, ihtiyaçlarını kıs, lüksten kaçın, ve güzellik, aşk, büyüklük olan Allaha körü körüne inan!” derdi.

Doğuşunun 80 inci yıldönümünü kutlulamak istedikleri zaman da şöyle demişti:

— “Kutlulanacak neyim var benim? Anna Karenin ile Harb ve Sulh mu? Bunlar benim eserlerim değildir. Diğerlerine gelince, bu eserlerimi beğenmek, onları tesid etmek; toplantılarla, ziyafetlerle, nutuklarla yapılacağına, bu eserlerimde ortaya koyduğum fikirleri kabul etmek, onları benimsemekle yapılmalıdır. Sonra da bu gibi bayramlar beni sevmeyenlerin kin ve hasedini tahrik edeceği kadar, belki bana da gurur verebilir, bu sebeple ben böyle şeylerden kaçınırım.”

O, eserlerde yaptığı inkılâbı fark etmemiş görünürdü.

O zamanki Rusya hükümeti için bir tehlike haline geldiğine inanmazdı. Hattâ, üçüncü Aleksandra Tolstoy’u hapse atarak ebediyen susturmağı teklif ettikleri zaman, Çarın, “Dokunmayın bu adama, onu tevkif ederek bir kat daha büyütmek, mukaddes bir adam haline getirmek mi istiyorsunuz? Ben buna razı olamam. Hem bu hareketinizle yalnız Rusya’yı değil, fakat bütün bir cihanı aleyhimize ayaklandıracağınızı bilmiyor musunuz? diye cevap verdiğini Tolstoy’a söyledikleri zaman, omuzlarını silkmiş:

—“Çardır, söyler, siz ona kulak asmayın!” demişti.

Tolstoy mes’ud mu idi?

Kendisi bu suale, ölümünden pek az evvel âdeta son günlerinin yaklaştığını sezmiş gibi, şöyle cevap vermişti:

—“Mes’udum… Fakat daha büyük bir saadete doğru gidiyorum.”

Hakikatte ise Tostoy hiçte rahat değildi. 29 Temmuz 1910 da, yani ölümünden üç ay evvel tutmağa başladığı ve üzerine (yalnız kendim için) kaydını koyduğu -son zamanlarda meydana çıkan- mahrem hatıralarında şu satırlara rast geliyoruz:

“Bu sabah yine çok erken kalktım. Duygu içindeyim, fakat bunlar o kadar karışık ki… Sadece bana yardım et, diye dua ediyorum ve ölümü bekliyor, isteyerek bekliyorum…”

“Sıhhatim bozuk. Fakat karım bütün bunlara lakayt görünüyor. Ona acıyorum, sabrediyorum. Bugün eski günleri, evlendiğim zamanı düşündüm ve bir kere daha anladım ki bu, benim en büyük felâketimdir. Hayatımda hiç sevmedim. Fakat izdivacı adeta bir mecburiyet gibi kabul ettim. Şimdi ise hayatta kendimi yapyalnız buluyorum… İzdivaç her halde bu değildi.”

“Karım mütemadiyen hücum ediyor. Bütün bu hareketlerde benim şuurunu kaybetmiş bir adam olduğuma etrafını inandırmak istiyor… Çok düşünmeğe lüzum yok, maksadı vasiyetnamemi hükümsüz bırakmaktır… Yarabbi menfaat hırsı insanı nerelere kadar düşürüyor…”

“Beni rahat bırakınız diye yalvarıyorum. Çok fena şerait içinde yaşıyorum.. Sahte bir gurura kapılmadan iddia edebilirim ki yüksek fikirlerim var. Fakat bu fikirlerimi bir tarafa atıyor ve kadın inatları, dedikoduları, hırsları, zevklerimle uğraşmağa mecbur oluyorum. Bir çocuk, bir mektepli, hem de fena bir mektepliye benzetiyorum kendimi.. ve (bana) acıyorum.

Bütün bu gürültü arasında oğlum Sacha bana tek tesellidir. Onu seviyorum, çok seviyorum. O da olmasa sevgi denen şeyi inkâr edeceğim.

Allahım bana yardım et… Ölmek istiyorum.”

“Ölüme giden insanlar, hep böyle benim gibi, son demlerinde olsun sevgilerini dilediklerinin bile göz hapsine mi mahkûmdurlar. Her hareketim karımın endişeli gözlerinde yeni bir şüphe doğuruyor, bunu fark ediyorum. Ve onun bakışlarından, bunca yıllık eşini kaybetmek üzere oluşun vereceği ızdırabı ararken, menfaat hırslarını okuyuşum bana çok dokunuyor… Gidiyorum… Bir daha gelmemek üzere, uzun bir yolun sonundaki mes’ut bir âleme gidiyorum.

Neden bu kadar bekledim… Bütün bu acılarla bin kere ölmek için mi?..

Allahım… Yeter artık… Al beni.. Ölmek, biran evvel ölmek istiyorum.”

“Bugün biraz çalışmak istedim.. Elime kalemi aldım… Yazı yazmak için içim yanıyor. Fakat işte yazamıyorum, kendimde, dertlerimle, ıstıraplarımla mücadele edecek kuvveti bulamıyorum, kalemi fırlatıp atıyorum… Hasta gibi inliyorum… Duygularım kafamda sönüp gidiyor… Ne olurdu, yazabilseydim…”

Bu tarihte Tolstoy’a, bir dostu, rastgeldiği tanınmış bir hâkimin “Tolstoy benim kadar yaşayacaktır. Ben ise 120 sene yaşayacağımı biliyorum.” dediğini haber vermişti.

Tolstoy bu söze gülmüş:

— Hâkimlerin hükmüne kimse bir şey diyemez amma  -demişti- bu hâkim galiba canına susamış… Beni kurtarayım derken kendisi de gürültüye gidecek…

Tolstoy haklı çıktı.

Birkaç gün sonra sevgiye hasret çekerek, fakat sevine sevine kendini ölümün kucağına bıraktı.

Ancak, ona, öldü, demeğe bir türlü dilimiz varmıyor.

B.N.

Paylaş

CEVAP VER