TÜRKİYE’NİN EN ESKİ AKTÖRÜ: Nurettin Şevkati Hayatını Anlatıyor…

0
126

Nurettin şefkati… Eğer tiyatroya birazcık olsun merakınız varsa bu adı işitmişsinizdir.

Bir zamanlar sahnede büyük alkış toplayan bu Türkiyecin en eski san’atkârı şimdi sönmüş bir yıldız gibi sessiz, gürültüsüz köşesinde oturuyor..

Sahne nankör yerdir… Bir vakitler alkışlarla karşıladığı adamı bir müddet geçince unutuyor…

Nitekim şimdi “Nurettin Şefkati” adı kimin ağzında dolaşıyor..

Eski san’atkârı çok ihtiyarlamış buldum. Bıyıkları bembeyaz olmuştu… Büyük bir bahçe içindeydik.

Hem dolaşıyor, hem konuşuyorduk.

— Üstad. Tekrar sahneye dönüyormuşsunuz…

— Evet… Bu kadar fasıladan sonra tekrar sahneye dönmeğe karar verdim. Ve çalışmağa başladım.. Bakalım.. Horoz ölür, gözü çöplükte kalır derler.. Bizimki de öyle…

Fakat içimde büyük bir acı var..

— Nedir üstadım !.

— Ömrümün son günlerine yaklaştım. Ha gittik, ha gidiyoruz… Fakat hâlâ şöyle mükemmel bir tiyatro kurulduğunu göremedim. Ve göremeden gideceğim.

— Sahneye ilk defa ve ne zaman çıktınız?

— 27 sene evvel… Evvelâ “Menfaati milliye” adile bir komisyon teşkil edilmişti.. Bu “Menfaati milliye” komisyonu oyunlar tertip ediyordu. Ben memurdum. Bir gün bana:

— Sen iyi aktör olabilirsin… Dediler.. Gel oyna.. Dairenden bir sene de izin alalım… Bir sene istidadını tecrübe et…

Rüsumat dairesinden bir sene izin aldık. Temsillere başladık. Bir buçuk sene sahneden beş para almadan çalıştım. İlk rolümü oynadığım zaman heyecanıma payan yoktu…

Sonra mezuniyetim bitti…

—Peki, bir buçuk sene para almadan ne ile geçindiniz?.

—Aylığım işliyordu.. Rüsumattan..

—Evet…

—Sonra mezuniyetim bitince yeniden memuriyete dönmem lâzımdı. Fakat sahnede muvaffak olmuştum. O vakit kendilerine çok güvendiğim için bazı meşhur adamlar:

—Senin rüsumata dönmen budalalıktır. Artık sahnede kal, dediler.. Ben de sahnede kaldım.

—Mektepte iken ne olmak istiyordunuz?

—Babam sadaret müsteşarı Şefkati Efendi idi.. Ben de onun gibi memur, kâtib olmak istiyordum..

—Sahneye Çıkıncaya kadar hevesiniz, merakınız yahut tecrübeniz varmıydı?

—Hayır.. Kendimde sahne için bir istidad olduğunun farkında bile değildim. Ben birdenbire aktör oldum. Diyorum ya.. Aktör olmağı aklımdan bile geçirmiyordum. Kâtip olmak niyetinde idim.

—İlk oynadığınız rol nedir?

—Vatan piyesinde İslâm bey rolünü oynadım.

Evet, size sahne hayatımın tarihini anlatıyordum. Sonra “menfaati milliye” komisyonu dağıldı. Reşad Rıdvan Bey’in teşvikiyle ilk defa “milli heveskâran” arasında bir heyet kurduk. Ve işte ilk defa olarak Tepebaşı tiyatrosunu kiraladık..

Burada “Besa”, “zavallı çocuk” gibi eserleri oynadık ve pek rağbet gördük.

“Sabah hürriyet” piyesini oynadık. Bu piyesi üst üste kırk kere temsil ettik. Ve her defasında tiyatro hıncahınç dolu idi..

“Aygırlar” ı oynadık, “Besa”yı yine üst üste günlerce temsil ettik. Ve epice kazandık..

—Yani ne kadar alıyordunuz?.

O zamanlar pay usulü vardı.. Bir temsilden 12 lira altın para aldığımı bilirim… Sahneden epi kazandığımı itiraf ederim.

Bundan sonra darülbedaiye girdim. Ve İsmail Cenani beyin vefatiyle darülbedayi fena bir vaziyete düşünce bir karar müesseseden ayrılmadım.

—Sahnede müşkül vaziyete düştüğünüzü hatırlıyor musunuz?

Arkadaşlarınızın muzipliği yüzünden, yahut başka bir tarzda piyes esnasında şaşırıp kaldığınız oldu mu?

—Hiç hatırlamıyorum.

—Kaç yaşındasınız?

—56.

—Evlisiniz değil mi? Üstadım.

Mahkeme sualine döndü ama.. Affediniz.. Malûmya.. Gazetecilik bu.. Her şeyi, öğrenmek lâzım..

—18 sene evvel evlendim.. Bir küçük kızım var..

—Nelerden hoşlanırsınız?.

—Musikiyi çok severim… Musiki dinlemediğim gün kendimde âdeta bir boşluk hissederim.

—Başka.. Eğlenceleriniz?

—Briç oyununu bütün eğlencelere tercih ederim.. İyi briç oynadığımı zannederim.

Sonra bahçeye, çiçeklere bayılırım.

—En sevdiğiniz roller?

—Ben sahnede baba olmasını çok severim. Bilmem baba tipi bana çok iyi tesir yapar.

Hayatta olduğu gibi sahnede de iyi bir âşık, genç güzel bir adam olmaktansa iyi bir baba olmağı pek isterim..

Bence bir erkeğin hayatta başlıca rolü de baba olmaktır.

Bunun için bana verilen “iyi baba” rollerini bütün rollerimden daha fazla severek oynarım.

Fakat buna rağmen – sahne bu – tabiî her zaman insana kendi istediği rolleri vermezler.

Genç âşık olduğum da vakidir..

Sahnede en garibinize giden, hatırladıkça sizi güldüren şey nedir?

—Aktör Bürhanettin’in temsil tarzı.. Onun oynayışı görülecek şeydir. Rolünü ezberlemeden sahneye çıkar.. Piyes başlar. Bir yere gelir. Bürhanettin her şeyi unutmuştur. Fakat bir şey söylemek icab eder. O zaman piyesle hiç alâkası olmayan sözler, gatip garip kelimeler mırıldanır, bağırır, çağırır unuttuğu sahneyi gürültü ile geçirirdi.

Meselâ Napolyon Bonapart oynuyor değil mi? Napolyon ceneralleri ile konuşuyor. Bürhanettin söyliyeceği sözlerden bir kısmını unutmuş.. O vakit Sonra da bunlar söylenince belki ismi cenerallere döner, faraza:

—Efso.. Mefso.. Çiftah.. Defso..

Diye bir tekerleme koparır.. Bunun üzerine ceneraller de:

Peki efendim, diye dışarıya fırlarlar.. Halk tabiîne olduğunun farkına varmaz.. Lâkin Bürhanettinin:

—Efso.. Mefso Çiftah.. Defso… Sözünü mühim bir şey zanneder.. Haydi bir alkış tufanı..

Bürhanettin büyük bir şey yapmış gibi yerlere kadar eğilir…

Meselâ Tezer gibi mühim bir eseri oynarken yine unutur. Bir sürü piyesle alâkası olmayan kelimeleri sıralar. Faraza piyes arasında:

—Bakkal gelmedi mi?, diye sorar.. Ne münasebet.. Fakat cevab vermek lâzım karşılarındaki de:

—Gelmedi.. Der..

—Üstadım.. Hiç âşık oldunuz mu?

—Tabiî.. Herkes gibi ben de âşık oldum.. Hayatımda ufak bir maceram var.. Kimin yoktur ki?

—Bakın süalden süale atladım.. Böyle Bürhanettinin olduğu gibi sahne tuhaflıkları hatırlar mısınız ?..

—Bunlardan pek çoktur.. Pek çoktur ama..

Evvelâ hatırlamak lâzım..

Sonra da bunlar söylenince belki ismi geçen arkadaşlar da kırılır. Onların kırılmasını hiç istemem.

—Hayatınızda en fazla korktuğunuz zaman…

— Hayatımda büyük korku geçirmedim.

Galiba biraz cesurca bir adamım. Sonra daima ihtiyatı da sevdiğim için hayatımda başıma öyle müthiş vakalar gelmedi..

—Hiç ölüm tehlikesi atlattınız mı?

—Hamdolsun.. Hiç atlatmadım.. Şeytan kulağına kurşun..

—Sahnede başınıza kaza filân geldi mi ?.

—Şimdiye kadar gelmedi.. Allah bundan sonrasını korusun..

Biz böyle üstatla konuşurken bahçede sesler başladı, inceli kalınlı bir sürü ses:

—Ahçı başı..

—Ahçı baıııı.

—Ahçı başııııı.

—Ahçı başıııııııı!..

diye bahçeyi çınlatıyordu.. Bay Nureddin Şefkati..

—Aman. Dedi.. Beni çağırıyorlar. Şaşırdım. Üstad niçin ahçı başı oluyordu. Olsa olsa en eski aktör olması dolayı sile “Aktör başı” olabilirdi. O benim hayretimi görünce izahat verdi:

—Efendim.. Yeni bir piyeste ahçı başı rolünü oynuyorum da…

—Hiç unutmam… Sizi ilk defa bir kıral rolünde seyretmiştim..

—insan her zaman kıral olmaz., işte böyle ahçı başı da olur…

— Velev ki bir iki saat için olsun sahnede kıral, zengin, milyoner olmak ister misiniz ? Bu rolleri ötekilere tercih eder misiniz ?

—Katiyen… Sahnede zengin olmağı lüzumsuz bir rol addederim. Hayatımda öyle hakikî milyoner filân olmadım ki.. Hakikî hayatımda olduğum şeyleri sahnede de olmağa bayılırım.

Meselâ iyi bir baba tipini bunun için severim. Çünkü hakikî hayatta baba olmuşum.. Sahnede iyi bir baba rolüne çıktığım zaman bunu hiç yadırgamam..

—Hayatta en büyük zevkiniz nedir?

—Çocuklarımla geçirdiğim vakit…

Diyorum ya hayatta birinci plânda babayım…

—Sahnede hiç oyununuzu yarıda bırakan bir hâdise oldu mu?

—Bir gün, bir akşam bir piyes oynayacaktık. Hazırlandı. Sahneye çıkan ilk Türk kadını Afife hanım mühim bir rol oynayacaktı. Birdenbire sahnede bir karışıklık oldu:

—Polis..

—Polis..

—Polis.. Sözleri ağızlarda dolaşmağa başladı.

Dışarı fırladık. Evet sahneye polisler gelmişti.

—Afife hanımı merkeze götüreceğiz.. Dediler..

—Ne olmuş ?.

—Götüreceğiz..

—Peki, sebeb?

—Emir kafidir.. Afife hanımı merkeze götürmeğe mecburuz..

—Bir kabahat işlemiş..

—Hem de mühim..

—Ne yapmış ama?

Zavallı kadıncağız da şaşırmıştı.

—Ne yapmışım acaba?

—Bunu merkezde anlarsınız..

—Peki müsaade buyurun. Hazırlanayım.

—Çabuk.. Çabuk..

Bayan Afifeyi alıp götürdüler.. Sonra sorduk, tahkik ettik:

—Afife hanımın kabahati büyükmüş.. Dediler..

—Ne imiş..

—Sahneye çıkmış!..

-!!!!..

—Türk kadını sahneye çıkar mı hiç…

Şaşırmış kalmıştık.. Şimdi ne yapacaktık? Bereket perde henüz açılmamıştı. Oyunu tadil ettik…

—Hayattan memnun musunuz?

—Bilmem.. Fakat hayatın çok kahrını, çok çilesini çekmiş bir adamım..

—Sahne hayatınızda en müşkül mevkide ne zaman kaldınız?

—Darülbedaide idik.. Bir şehiremini tiyatronun tahsisatını kesti… İşleri yürütünceye kadar ne çektiğimizi biz biliriz.

Sattık, savdık, çalıştık..

—Sahnenin çileleri büyüktür değil mi?

—Ne diyorsunuz… Meselâ İstanbul’un bir köşesinde temsil verirsiniz. Yahud iç vilâyetlerinden birinde.. Bazan yatacak yer bulamazsınız. Sahnenin bir kenarına halıların üzerine kıvrılırsınız.. işin o tarafı hakikaten bir faciadır..

Üstad eski feci hatıralara dalmış gibi sustu..

Galiba kendisini fazla meşgul etmiştim, yine sesler yükselmeğe başladı:

—Ah…çı… ba… şııı… Gayet mükemmel bir aktör, çok iyi bir insan, aynı zamanda pek nazik bir adam olan üstad:

—Bendenizi çağırıyorlar dedi..

—Müsaadenizi rica edeceğim…

—Ahçı başılarrr…

Sesi yükselirken üstattan ayrılıyorum:

—Allaha ısmarladık..

—Güle güle..

HİKMET FERİDUN (1935, Perşembe)

Paylaş

CEVAP VER