1940’LI YILLAR: SİRKECİ’DE GECE HAYATI

0
193

Muhtelif tiplerde insan kafilesinin geçit resmi…

Yazan: Cemal REFİK (olay, 1943)

SİRKECİ, bilhassa harp senelerinde İstanbul’un en kalabalık, en işlek bir semti oldu. Senenin her mevsiminde, günün her saatinde, adım başında birkaç kişi ile çarpışıp göğüsleşmeden yürünemeyen caddeler, akşamüzerleri büsbütün kalabalıklaşır.

Türlü dillerle konuşan, çeşitli kıyafetlerde insan kafilelerinin saatlerce süren geçit resmini seyir etmek isterseniz, bir akşamüzeri saat beş buçukla sekiz alasında Sirkeci istasyon meydanının köşesine dikiliniz. Yorgunluk, bıkkınlık hissetmezsiniz; karşınızdaki manzara, heyecanlı bir film gibi sizi oyalar.

Telaşlı teraşlı koşuşan, elleri arkalarında avare dolaşan, istasyonlarda itişip kakışan kalabalık ara arası kesilmeyen vapur düdükleri; tren çığlıkları, tramvay çanları, ray, fren gıcırtıları, otobüs, otomobil korneleri, gazete müvezzii, seyyar satıcı, hamal yaygaraları etrafı çınlatır.

***

Bu yazımda, akşamdan gece yarısına kadar Sirkeci ve civarında yaptığım bir gezintide görebildiklerimi kısaca anlatamaya çalışacağım.

Saat, akşamın beş buçuğu… Babıâli yokuşundan aşağıya doğru akın başladı. Genç Bayanlar, orta yaşlı baylar, delikanlılar karmakarışık gruplar halinde iniyorlar. Çehrelerindeki çizgilerden, bezgin adımlarından, yorgun bakışlı gözlerinin bilhassa lokanta vitrinlerine fazlaca takılmasından belli ki bunlar, resmi, yarı resmi daire ve müesseselerde çalışan memurlar. Yani sabit gelirli yurttaşlar. Kimisi tramvay duraklarına, kimi tren istasyonuna gidiyor, bazıları vapura yetişmek için postane caddesine sapıp mümkün mertebe yolu kısaltarak köprüye doğru yürüyorlar.

Bu fasıl pek uzun sürmedi. Saat 6 dan sonra yeni bir kaynaşma başlıyor. Sabahın erken saatlerinde piyasaya dağılıp akşama kadar mağazadan mağazaya, depodan depoya dolaşarak kara borsasını, ak borsasını biribirine katan Anadolu tacirleri otellerine dönüyorlar. Kasketler, buruşuk şapkalar yana kaymış, göğüsler bağırlar açılmış; paltolu, pardösülü, aba ceketli, pantolonlu, çakşırlı, külotlu, şalvarlı, elleri, koltuklar paketli kafileler yorgun argın geçiyorlar. Dalgın bakışlarla sık sık kaldırım ortasına kümelenip konuşmalarından belli ki, o günün alış veriş hesabı hâlâ zihinlerini tırmalıyor. Kaldırımda girişilen hesap münakaşaları ara sıra hararetleniyor, yine dalgın, lâkayit adımlarla caddeye inip şoförleri, vatmanları çileden çıkarıyorlar.

Bunların ardından gelen gruplara lütfen dikkat ediniz!.. Hepsi de kalantor adamlar. Üst baş tertemiz ve yepyeni, göbekler şişkin, ense kulak yerinde. Adımlar temkinli, edalar mağrur, bakışlar manalı. Günün yorgunluğu yerine, tatmin edilememiş ihtiras kıvılcımları parlayan o gözlerden, fatura, denk, balya, bono, çek, banka hayalleri; viski, kokteyl, caz, saz, kadın, eğlence, neşe, kahkaha arzuları fışkırıyor… Söylemeğe lüzum var mı? Hepsi de piyasanın kodamanlar. Yani, sefalet yığınları üzerine sefahat taktı kurup saltanat süren bugünün bahtiyarları!

İstasyon duvarındaki kocaman saatin yelkovanı 7,30 u atladı. Sirkeci’nin en kalabalık zamanı… Mağazalardan, imalâthanelerden, fabrikalardan dağılan işçiler sökün ettiler. Bet beniz solmuş, adımlar yorgun, bezgin bakışlı gözler fersiz… Büyük bir gayretle vücutlarının son kuvvetini bacaklarında toplayıp tramvaylara koşuşuyorlar… Tarifim yanlış anlaşılmasın. Önümüzden, kirli, pasaklı, pejmürde sefiller kafilesi geçiyor sanmayınız! Hayır. İpekli blûzları, mantarlı iskarpinleri, İngiliz kumaşından tayyörleri, elbiseleri, çifte tabanlı kunduralar yok amma; onların da kendi güçleri yettiği nispette pek haklı olarak tatmağa yeltendikleri zevkler var. Yamalı fakat tertemiz basma roplarının eteklerini, kol ağızlarını, göğüslerini, terzi döküntüsü renkli kumaş parçaları ile pekâlâ süslemişler; kırmızı uçurtma kâğıtlarını ıslatıp soluk yanaklarını, renksiz dudaklarını elden geldiği kadar pembeleştirmişler. Delikanlıların bozarmış ceketleri, yamalı pantolonları ütülü ve temiz. İlk bakışta; kanaati, feragati, safiyeti, itimadı ve daha ötesini o yorgun gözlerde okur, damla damla kazanılıp zerre zerre harcanan para hışıltıları arasında boğuk iniltiler duyar gibi olursunuz… Bu kafile evvelkiler gibi karşıdan göz kamaştırmaz; yaklaştıkça göz alır, gönül okşar. Dişlerinin güzelliği suni değil, tabiidir; çirkinleri, iğrenç makyajlarla, tiksindirici işvelerle göz boyayıp gönül avlamağa hiç de tenezzül etmezler. Erkeklerinin gencini ihtiyar sanırsınız, yaşlısının hâlâ yaşamasına şaşarsınız…

Bahçekapı istasyonunda dolan Topkapı, Yedikule, Edirnekapı tramvayları Sirkeci durağında tekrar hücuma uğruyorlar. Fatihten, Bayezıt’tan, Aksaray’dan tıklım tıklım dolu gelen arabalar, basamaklarındaki hevenklere Sirkecide birkaç salkım daha ilâve ediyorlar.

***

Saat 8… Sirkeci’nin yolcu kaynaşması sükûnet buldu. Şimdi kadınlı erkekli kafileler, çocuk grupları sinemalara akın ediyorlar. Babıali’nin eteklerine sıralanan meyhaneler, içkili lokantalar, sazlı gazinolar da faaliyete geçti. Yine türlü kıyafetlerde, türlü kıratta erkekler, kadınlar buralara girip çıkıyorlar.

Buyurunuz, şu grubun arasına, bizde karışalım. Kapıdan adım atar atmaz sigara dumanı bulutlarına karışan keskin ispirto kokuları burun deliklerinden genizlere doğru ısırgan gibi uzanıyor, istimdat feryatlarını andıran kadın erkek çığlıkları, karmakarışık çalgı zırıltıları kulakları tırmalıyor. Masalar o kadar kalabalık ki, garsonlar rakı, şarap, bira şişelerini değiştirirken müşterilerin kafalarına, gözlerine çarpıyorlar. Her masanın etrafı sarhoş kümeleri ile çevrilmiş. Yumuk gözlü, yayvan ağızlı, çarpık boyunlu erkekler avurtlarından salyalar saçarak nâra atıyorlar; dudak boyaları burunlarına, çenelerine bulaşmış göz çukurlarından sürmeli ter sızıntıları yanaklarına akmış, pörsük vücutlu, iğrenç cilveli kadınlar ağızlarını bir karış açıp tütün zifirinden kararmış dişlerini sırıtarak kahkahalar savuruyorlar.

Alış veriş hesaplarından bunalıp yatakta uyku tutmayınca ufak tefek günahlarla gönül avutmağa çalışan otel misafirlerinden, koltuk altında kumaş parçası satan seyyar esnafa kadar her sınıf halk buralarda keselerine göre masa donatıp hayatın zevkini yudum yudum tadıyorlar!

Karşılıklı meyhanelerde demlenenleri kendi hallerine bırakalım, Balık pazarına da bir göz atalım.

Yenicami avlusunun öte başından buram buram dumanlar savruluyor. Meyhane kapılarının önüne sıralanan mangallarda balık ızgaraları kızarıyor; Halicin yosun, çürük süprüntü kokulu rüzgarı mangallardan yükselen dumanlara meyhane kapılarından fışkıran ispirto kokuları ile karıştırıp etrafa savuruyor. Tozlu, puslu camların ardından gölgelerin kımıldandığı fark ediliyor. Buralarda saz yok, söz var. Daracık duvar aralarına sıkıştırılmış çatlak mermerli masa başlarında demlenenler baş başa sohbete dalmışlar. Siyasetten dem vuruluyor, harpten bahsediliyor, piyasa işleri konuşuluyor, gürültüsüz, samimi münakaşalar oluyor. Karşı köşede ak saçlı, pos bıyıklı bir bekri, dirseğini masaya, çenesini avucuna dayamış, gençlik hülyalarını canlandıran esti bir şarkı mırıldanıyor:

“Zamanı var ki her bezmi anarsın,”

“Beni bir gün olur elbet araaar, araaaarosın!”

Bu âhenk arasında bir tek izmarit balığı ile şişe şişe rakılar boşaltılıyor. Zevkleri tam kıvamını bulanlar birer ikişer çıkıyorlar; kapıların önünde, köşe başlarıda sohbet yeniden koyulaşıyor. Kaldırımın kenarında iki kişi omuz omuza yaslanmışlar. Biri, elindeki kara turpu ısırıp arkadaşının ağzına uzatıyor.

Öteki, sendeleyerek başını geriye çekip mırıldanıyor:

“Atarak köhne cihanın gamını üstümden,”

“Ak saçımla der-i meyhanede abad olayım”.

“Erdi peymânei ömrümde bugün yetmişine,”

“Böyle bir günde değil de ne zaman şâd olayım?”

Arkadaşı da karşılığını yetiştiriyor:

“Ezme, mihnetle muazzez ömrü,”

“Gam ile etme dili fersude;

“Oyna, gül, sev ve iç! Ati meçhul,”

“Yaşa maşukan ile âsude!”

Köşedeki sakatçı dükkanının önünde iki kafadar baş başa vermişler. Kısa boylusu, vitrinde asılı kocaman sığırdillerini işaret ederek ağzını çarpıta çarpıta:

— Bak! diyor. Allahaşkına şu dilin azametine bak! Cenabılıak cümlemizi böyle dillerden muhafaza buyursun.

Karşısındaki dudak büküyor:

— O da dil mi ki a benim gözümün nuru? Oncağız dilin nesinden korkuyorsun? Allahım seversen, bir gün eve gel de, bizim kayınvalidedeki dili gör. Bunların dört tanesini birbirine eklesen, onun dilinin yanında sivrisinek hortumu bile sayılmaz alimallah!

Gece yarısına doğru Sirkeci’de yeni bir faaliyet başlıyor. İşkembeci dükkânlarından satır tıngırtıları duyuluyor, kapılardan iğrenç barsak kokulu buğular savruluyor. Meyhanelerden çıkanlar buralara girip birer tas çorba içtikten sonra yalpalaya sendeleye tramvay duraklarına gidiyorlar. Gazino kapılarından, meyhane peykelerinden arta kalan yılışık, süfli kaldırım yosmalarını koltuklayıp otomobile binenler de var. Bunlar da bitli baklanın kör alıcıları! Allah, her kulunu yaratırken kısmetini de beraber halkedermiş.

Cemal Refik

CEVAP VER