1941’DE KIZKULESİ’NDE YAŞAM… ORADA BİR OF’Lİ VAR…

0
2125

Artık giyinmesini unutmuş olan kule bekçisi, fotoğraf çektirmek için kendisine çekidüzen verdikten sonra.

***

Her gün İstanbul’a inip dönerken vapurdan ona bakar bakar da: “Şu Kızkulesini yapmasaymışlar bu kıyı hayli boş, çıplak kalacak, Boğaziçi başlangıcı pek süssüz duracak, göz, uzayıp giden sahilde yorulacakmış…” der ve ne zamandan beri ona yaklaşmak, metruk bir yalı rıhtımını andıran taşlarına ayak basmak, kulesinden ufuklara dalmak.. Ve kimsesi varsa, sesini duymak isterdim.

Her köhne istek gibi, bunun da vakti merhunu gelmiş olacak ki geçen sabah, Salacakta plajda, dalgalana dalgalana akıp giden masmavi suların ortasında, asırlardan beri dayandığı gibi, dimdik duruşunu seyrederken, dostlar:

— Haydi, Kızkulesine gidelim… dediler.

Scanned by Scan2Net
Tarihi kulenin etrafında bir sandal gezisi

Allah razı olsun, Üsküdar’ın genç ve nazik sporcuları küreklere sarıldılar. Evvelâ akıntı payını hesap ederek, karşımızdaki kuleyi epey solda bıraktık, İstanbul’a gidiyormuş gibi bir istikamet aldık. Sonra akıntıya varınca, dümeni kırdık, kuleye döndük ve suların seyrine uyarak, keyifli keyifli yaklaştık.

Eh, artık davranıp rıhtıma atlayabilirdik… Fakat birdenbire ne yandan geldiği belli olmayan bir ses gürledi:

— Heeey!… Yasak!.. Açıl rıhtımdan!..

Mutlaka görmek istediğiniz bir piyese gidip de (yer yok) diye tiyatro kapısından döndüğünüz zaman nasıl üzülürsünüz, işte öyle… Durakladım. Yasağı bağıran heybetli gövde kapının eşiğinde belirdi ama (Yahu.. Gel de konuşalım!) dememize rağmen, olduğu yere mıhlanmış gibi kımıldamıyor ki, derdimizi anlatabilelim. Bilâkis, sesine kuvvet vermek için, havaya kaldırdığı kollarını da boyuna-(Gidin.. Uzaklaşın) der gibi sallayıp duruyor. Adama bağırıyoruz:

—Bir kazaya uğradık… İmdat!..

O hâlâ (uzaklaşın!.) diyerek kollarını sallıyor.

Scanned by Scan2Net
Muharririmiz ve genç sporcular, 30 senedir Kızkulesi bekçiliğini yapan Mustafa ile bir arada ve kulenin uzaktan muhtelif görünüşü.

Anlaşıldı; emri vaki yapmaktan başka çare yok. Sandal yanaştı ve ben rıhtıma sıçradım.

—Farzet ki boğuluyorduk da, kurtulmak için buraya geldik… Ne yapacaksın? Öldürecek misin bizi!

Adam acayip acayip yüzüme bakıyor:

— Farzet ki küreklerimiz kırıldı da akıntıya kapılmamak için kendimizi buraya dar attık. Gidin boğulun mu diyeceksin?

Şaşkınlığı geçer gibi oldu ve Karadeniz şivesiyle dile geldi:

—Ha.. de baa bakayum… Kimsun sen?

—Bir gazeteci!

—Haa… Peşin deseydun ya şunu! Buyur bakayum!.. Gazetecuya yasak mi olur ki?

Hele şükür dava hallolundu. Fakat adamcağız elimizdeki fotoğraf makinesine yan yan bakarak:

—O ne olacak?., diyor, resim se… baa bakma!

—Çekildi bile!..

Bir biri arkası sıra gelen emri vakilerden usanmış gibi, teslim oluyor:

—Öyleyse boz o çekduunu… Giyinip geleyum da, doğru dürüst çek!..

Dünya haritasında, yeri bir mini mini nokta ile bile belli olmayan bu küçük adacıkta otuz senedir bir târiki dünya gibi yapyalnız yaşayan adam, tesadüfen bir insan yüzü gördüğü zaman, ilk iş olarak kılığım kıyafetini ona benzetmeyi düşünüyor.

Burada mahalle, meydan, sokak, dükkân, kahve, sinema, bahçe, çarşı pazar… Bir kelime ile insanların içinde yaşamağa alıştıkları çerçevenin hiç bir köşesi, muhit dediğimiz nesneden hiç bir eser yok. Burada dört bir tarafı su ile çevrilmiş bir kaya parçası üstünde yalnız o, bir fener bekçisi var!

—Adın ne?

—Mustafa Sav…

—Tevekkeli değil savmasını pek iyi biliyorsun…

Biraz evvel bizi yanına yaklaştırmamak için müşkülât gösterdiğine nadim olmuş gibi:

—Kusura bakma, tanıyamadım, diyor. Sen benim yerimde olsan, her yanaşan kayığa (Hoş geldin, safalar getirdin) diye bilir miydin? Boş bulunup bir öyle etsem, Allah esirgesin, burası lâhzada panayır yerine dönerdi. Zaten mübareğin adı üstünde: Kızkulesi…

—Nereden gelmiş bu isim?

—Herkes bir türlü anlatır ama sen hiç birine inanma. İşin aslını astarını bilen yok. Kısacası şudur: Burası kıza, karıya, dişiye hasret çeken bir kız kulesidir! Baksana; tılsımı bozmamak için tavuk beslemiyorum burada.

—Çoluk çocuk nerede?

—Memlekette, Of da.

—Neden İstanbul’a getirtmiyorsun?

—Getirtmişim ne olacak? Onlar İstanbul’da, ben Kızkulesi’nde yaşadıktan sonra!.. Ha Of, ha İstanbul… Kızkulesi ikisine de o kadar uzak.

—Hiç şehre gitmez misin?

—Aklıma eserse bazen, şöyle bir iki saat için Üsküdar’a giderim ama kalabalık sıkar beni. Otuz senedir bu yalnızlığa alışmışım. Sürü sürü insanlar, bağrışanlar, koşuşanlar, tramvaylar, otomobiller, kadınlar… Başım döner, gözlerim kararır, ayaklarım dolanır, sandala atlar, buraya dar atarım kendimi!

Scanned Document

CEVAP VER