TÜRKİYE’DE İLK RESMİ BALO

0
67

Yazan: Emrullah NUTKU (Hayat Tarih, 1975)

1827 Yılı ekim ayının yirminci günü Türk donanmasının, Navarin limanında, İngiliz, Fransız ve Rus filolarının baskınına uğrayarak kahpece yok edilmesinden sonra Ruslar, Türkiye’ye karşı sekizinci savaşlarını açtılar. Avrupa devletleri XVI. yüzyıldan beri padişah fermanının Fas’tan Volga kıyılarına kadar öpülüp başa konduğu bu büyük imparatorluğun artık Rusya’nın saldırılan ve vurduğu darbeler önünde yıkılışını görmekten hoşlanıyorlardı.

Ne var ki, yeniçerileri ortadan kaldırmış, Nizam-ı cedit ordusunu tamamlanmamış olduğu gibi donanmasını da kaybetmiş olan Osmanlı devletinin yenilgiye uğraması tabii idi. Sultan Mahmud’un Edirne’ye kadar gelen Ruslar’la kötü bir barış anlaşması imzalanması, İstanbullulara rahatlık verdi.

O günlerin birinde İngiltere’nin Akdeniz filosu komutanı amiral Sir P. Malcolm İstanbul’a gelmişti. Amiral, Sarayburnu önünde demirleyen “Blonde” fırkateyninden atılan on dokuz pâre topla kaptan paşayı selâmlayınca Osmanlı donanması da aynı sayıda top atımıyla selâma karşılık verdi. Topkapı sarayından, bu dostluk gösterisini ve muhteşem selâmlaşmayı seyreden padişah II. Mahmud çok hoşlandı ve amirali kabul etti. Yarım saatlik görüşmede önemli ve faydalı konular üzerinde konuşulduktan sonra ayrılırken amirale pırlantalı, çok değerli bir enfiye kutusu hediye etti. Padişahın mabeyincisi de bir gün sonra Yıldız kasrında bir ziyafet verdi. Bu ziyafette İngiliz büyükelçisi Sir Gordon da davetli olarak hazır bulundu. Bu özenli, çeşitli Türk yemekleriyle bezeli ziyafette iki memleket arasındaki dostluk belirlendi ve geleneklere uyularak çok kıymetli hediyelerle amiral ve İngiliz büyükelçisi sevindirildi.

Meslektaşı olan amirali ağırlamanın asıl kendi görevi olduğunu hatırlayan kaptan paşa da Selimiye kalyonunda amiral Sir Malcolm’a bir ziyafet vererek onu gemiye girerken ve çıkarken on dokuz top atımıyla selamladı; gemi tayfaları da amiralin önünde silah ve arma talimleri yaptılar. İhtiyar Kaptan Paşa Papuççu Ahmed bu ziyafet ve gösteriler sırasında çok kibarca ve konuk severlikle davranarak amirali içtenlikle kendisine bağlamıştı. Ayrılırken de meslek dostuna çok güzel bir kılıç, iki değerli Keşmir şalı ve başka hediyeler vermişti. Amiral, kaptan paşaya bir isteği olup olmadığını sorunca kaptan paşa “Blonde” firkateyninin cankurtan simitlerinden birini istemiş ve o sırada Rusya’ya büyükelçi olan Halil Rıfat Paşa’yı Odesa’ya götürecek olan fırkateynin kıç tarafına astırmıştı. Amiral Malcolm, İstanbul’dan ayrıldıktan sonra onun yeri-ne ve onun adına İngiliz sefiri Gordon, “Blonde” fırkateyninde bir balo düzenledi.

“OSMANLI PA$ALARINI MI EĞLENDİRECEĞİZ?”

Bu balonun hazırlığı günlerce sürdü. Birkaç gün de yağmurlu hava yüzünden geri bırakıldı. Beyoğlu’nda yaşayan Avrupa kolonisi ile tatlısu frenkleri, tarihte ilk defa olarak, Osmanlı devlet adamlarını bu baloda görüp bir fikir edineceklerdi. Özellikle kadınlar merak içindeydiler. Ancak Türklerin bu baloya eşlerini almadan, yalnız gelecekleri anlaşılınca Avrupalı kadınlar büyükelçiye giderek itiraz ettiler. “Osmanlı paşalarını eğlendirmek için mi bu baloya bizi çağırıyorsunuz?” diyorlardı. Ama sonra bu fikirleri değiştirdikleri davranışlarından anlaşıldı.

Büyükelçi Sir Gordon, Ruslar’la imzalanan barışın eğlencesi olarak düzenlediği bu baloya çok önem vererek bütün devlet büyüklerini ve kor-diplomatiki davet etmişti. Osmanlı devlet büyükleri bu davete olumlu cevap verebilmek için önce padişahın onayını almak zorundaydılar. Padişah olumlu karşıladıktan başka özendirici davrandı ve protokole uysaydı kendisinin bile baloya katılmasını istediğini bildirerek paşalarım cesaretle destekledi. Hıristiyanların kadın, içki ve oyun – dans kepazeliğiyle kendisini kirletmeye en güç razı olan reisülküttab (dışişleri bakanı) bütün devlet büyüklerinin, padişahın istekli izniyle, bu şölene katılacaklarını öğrenince daha fazla direnmedi, o da katılacağını bildirdi. İngiliz gemisinin güvertesinde, 1829 yılının eylül ayında bir akşam saat 9.00’da davetliler toplanmaya başlamışlardı. Osmanlıların üç tuğlu, iki tuğlu paşalarından başka devlet ve saray büyükleri ve bir kısım subaylar, firkateynin kıç tarafında İngiliz, Rus ve Türk bayraklarıyla süslü güvertede toplanmıştı. Kıç kasarası üstünde süslü büyük harflerle yazılmış (Sulh) kelimesi Türkler için acı bir yenilginin sembolü olarak yüreklerini sulatıyordu, ama hiçbiri bunu belli etmiyordu. Mizana direğinin gerisinde paşalar ile büyükelçilerin oturmaları için süslü ve düzenli bir divan kurulmuştu. Bu sedirin yanları ve tavanı renkli, ipekli şallarla çevrilmiş, sedirin üstüne çeşitli desenlerde halılar ve yastıklar serilmişti. Sedirin karşı tarafına da bayanların oturdukları divan kurulmuştu. Burada oturan Avrupalı şık ve güzel hanımların çoğu ilk anlarda karşılarındaki iri yapılı, sakallı ve bıyıklı Türk paşalarının bakışlarını yadırgamışlardı. Paşaların çoğunluğu sedire rahatça yerleşmiş, bir kısmı da bağdaş kurmuştu. Hatta kunduralarını çıkarıp, evinde oturur gibi rahatını arayanlar bile vardı; tıpkı kendi haremlerinde oturur gibi oturmuşlardı. Kahveler, çaylar içildi, tiryaki paşalar çubuklarını da yaktılar.

Geminin pruva ve grandi direklerinin arasındaki geniş alanda muzikanın çaldığı güzel marş ve şarkılarla dans da başlamıştı. Osmanlı misafirlerden çoğu çubuklarını sedirde bırakıp dans edenleri ayakta seyretmeye başladılar. İçkiler alınıp içler biraz kızıştıktan sonra Türkler’ den de dans edenler görünmeye başladı; bunlar Avrupalılar gibi giyinmiş genç su-baylar ve saray memurlarıydı. Dakikalar uzadıkça neşe ve eğlence de artıyordu. Misafirler arasında bulunan ihtiyar Osmanlılar daha ziyade yanındakilerle konuşarak vakit geçiriyorlardı. Kaptan paşa ağırbaşlı görünüyor ve bazı elçi ve yabancı yüksek rütbeli subaylarla kâğıt oynuyordu.

“BEN, ONU ESIR PAZARINDAN ALDIM…”

Serasker Husrev Paşa, ufak tefek, sırtı kamburlaşmış ve topallamasına bakmayarak her tarafı dolaşıyor, her şeye bakıyor, her şeyi inceliyor, çevresindekilere gülümsüyor, şakalaşıyordu. Bazı bildiklerinin kulaklarından tutarak şaka ediyor, yanaklarını okşuyordu. Bu balonun önemli Türk şahsiyetlerinden biri Halil Rıfat Paşa’ydı. Aslen Çerkes olan Halil’i gençliğinde, İstanbul’daki esir pazarından alarak büyüten ve yetiştiren Hüsrev Paşa da eski kölelerdendi. Hüsrev Paşa, oğlu olmadığından, Halil’i evlat edinmiş ve gerçek-ten de iyi terbiye etmişti. Halil Rifat Paşa 1828 seferinde Köstence dolaylarında Rus süvarilerine karşı yaptırdığı süvari hücumlarında büyük maharet ve yararlıklar göstermiş. Şimdi de Rusya’ya büyükelçi olmuştu. Bu balodan sonra padişahın Rusya çarına hediyelerini götürecek, dönüşünde de padişahın kızıyla evlenip damat olacaktı. İhtiyar serasker Hüsrev Paşa evlatlığının bu parlak yükselmesinden kıvanç duyuyordu. İngiliz büyükelçisiyle konuşması sırasında bu duygusunu saklamaya gerek duymadan açıklamıştı:

— O akıllı ve kısmeti açık bir çocuk-tur; ben onu esir pazarından aldım, şimdi büyükelçi oldu. Ona yaptıklarım helal olsun. Esir pazarından onu bin beş yüz kuruşa almıştım, ucuz değil mi?

— Gerçekten çok ucuz; hiç kuşkusuz zat-ı aliniz daha yüksek bir parayla satırı alınmışsınızdır.

— O!.. ben mi? Ben daha değerliydim; efendim beni iki bin beş yüz kuruşa aldı. O devirde Türkiye’de köleliğin utanılacak bir şey olmadığını, Avrupalıların bu yoldaki düşüncelerinin yanlış olduğunu birçok yabancılar, yazarlar onaylamış ve eleştirmiştir. Kölelere yapılan işlemler de buna delildir. İhtiyar kapıcı başı yanındaki tercümana duygularını şöyle açıklamıştı:

— Hayret edilecek şey!.. Elli yedi yıl yaşadım, böylesini ilk defa görüyorum… Bu baloyu gördükten sonra gözüm açık ölmeyeceğim…

Anlaşılıyordu ki bütün Osmanlı misafirler bu gâvur icadı balodan hoşlanmışlardı. Bol bol geziyorlar, yiyip içiyor ve dansları seyrediyorlardı. Davetliler arasında Sultan Mahmud’un iki baş gözdesi de vardı. Silahtar Paşa ile padişahın kâtibi Mustafa Efendi, birbirlerinden hiç ayrılmayarak her tarafı geziyorlar, her şeyi inceliyorlardı. Bunların ikisi de otuz yaşlarında çok yakışıklı delikanlılardı. Silahdar Paşa Giritliydi, Mustafa Efendi’yse çocukluğunda Göksu’da bir kahvede çıraklık ederken padişah tarafından görülüp beğenilmiş bir Anadolu çocuğuydu. Enderun’a aldırılan bu çocuk orada zekâsı, gönül alıcı davranışları, üstün yetenekleriyle padişahın güven ve teveccühünü kazanmıştı.

“AVRUPAİ” AVNİ BEY

Baloda, sırmalı elbiseler giymiş, üniformalı genç subaylar Avrupalı hanımlarla pek güzel ve rahat dans ediyorlardı. Bunların arasında Osmanlı sarayının Hamlet’i denilen Avni Bey de vardı ki, bu genç İstanbul’un üst tabakasında görülen alafrangalık heveslerinin tipik örneğiydi. Başında fes olmasa, o gece herkes onu bir Avrupalı sanacaktı. Türkler içinde ilk Batı usulünde kravat kullanan oydu. Potinleriyle ipek çorapları da, smokini andıran siyah elbisesine çok uymuştu. Padişah, yaveri Avni Bey’in yenilik ve Batı uygarlığına karşı gösterdiği eğilimden hoşlanıyordu. İngiliz Elçisi Sir Robert Gordon’un İstanbul’a geldiğinde mihmandar olarak Avni Bey verilmişti. İngiliz elçisinin verdiği büyük ve önemli bir ziyafette Avni Bey de bulunmuş, ilk olarak değindiği yabancı usullere ve o kadar kolay ve çabuk oyma eğilimi göstermişti ki, sofradakilerin hepsi de şaşakalmıştı.

Balo çok neşeli ve eğlenceli olarak sabaha kadar sürdü. Balodan önce büyük-elçiye gidip de, dört kanlı Osmanlı paşalarının eğlenmesi için mi bir baloya çağrıldıklarını sorup, itiraz eden o güzel, ince duygulu Avrupalı bayanlar bile Türklerle kaynaşıvermiş, korkunç Türkler diye bilip umacı sandıkları Türkler’in ne kadar anlayışlı ve saygılı, adamcıl ve cana yakın insanlar olduğunu anlamışlardı. Gece yemeği (supe) vakti gelince her büyük Osmanlı paşası ve öteki Türk subayları bir Avrupalı hanımı koluna alarak alt güverteye indiler. Çok parlak, çiçeklerle süslü, zengin bir sofra kurulmuştu. Yemeklerin bolluğu, güzelliği Ingiltere devlet temsilcisine yaraşacak kadar eksiksizdi. Bıçaklar kılıç biçiminde, çatallar harp baltaları, kaşıklar top uskuncalan gibi, peçeteler, peşkirler bile tavanda ve duvarlarda asılı sancak ve filamalarla uyuşmuştu. Şampanya, şarap ve likörler çeşme gibi akıtıldı. Bütün davetliler gibi Türkler de çatal ve bıçakla yemek yediler; ama bu uğursuz gâvur icadına içlerinden pek çoğu kızarak küfrettiklerini belli etmeden, hem de bazı sinirli Avrupalılar’ın, çatal ve bıçaklarla birkaç kişinin canına kıyılacağına ilişkin korkularını da boşa çıkararak, güzelce yemeklerini yediler.

Türkler’den bazılarının alışmadıkları içkileri üst üste ve sık sık içmeleri yüzünden oldukça sarhoş oldukları da belliydi. Kaptan paşanın haznedarı ve “Şeref-Resan” firkateyninin komutanı Albay Nuri Bey bunlardan biriydi; hayatında sudan başka şey içmemiş olduğunu açıklamaktan çekinmeyen bu albayın anlayamadığı bir şey vardı ve yanındaki İngiliz subayı ona, uzun uzun, dans eden bayanlarla çengi kızların ve öteki dansözlerin aralarındaki farkı anlatmaktan yorulmuyordu. Gerçeği açıklamak gerekirse, bazı kadınların dans biçimi, Türkler’den başkalarını da saf ve temiz yürekli bu Nuri Bey gibi düşündürebilecek çıplaklıktaydı. O gece birçok Osmanlı büyüklerinin de Nuri Beyden başka türlü düşünmediğini tahmin edebiliriz.

Paylaş

CEVAP VER