BÜTÜN KÂİNATTA NAMUSSUZ BİR SAĞLIK HÜKÜM SÜRÜYORDU: ŞEYTAN GREV YAPTI

0
79

Bu grev yüzünden Dünyadaki burjuvazi; sıkıntı, işsizlik ve açlıktan neredeyse geberecekti!

Bu olayın ne zaman geçtiğini gerçek olarak kimse bilmez, Sizin anlayacağınız, parşömenin o kenarını, farenin biri ağzına layık bulmuş olacak! Bereket metnin geri kalan kısmı, ona pek iştah açıcı görünmemiş de, böylece o heyecanlı olayların tafsilatını bize ulaştırma imkânını bulmuş. Bu olaylar, heyecanlıdır, çünkü parşömen Dünyada tek olan bir greve ait tek dokümandır.

Bu parşömende bulduğumuz açıklamalara göre (yazının tipinden bu işin, çok eski zaman da, hatta tükenmez kalemlerin yapılışından da önce olduğu anlaşılıyor) bir gün Şeytan, parşömende açıklanmayan fakat, bütün diğerlerini “haklı istekleri”ni empoze etmek için bu etkili çareye baş vurduran sebep ve vesilelerden pek de farklı, olmaması gerekli bir sebeple, süresiz grev yapmaya karar vermiş.

Parşömen, duvarlara ilan asılıp grevin “sırf sendikalist bir gösteri değil de, siyasi kışkırtmalar sonucu” olup olmadığını açıklamıyor. Ama bu grev başladığı anda, korkunç sonuçları da hemen görülmeğe başlamış.

Hepsinden önce hastalıklar yok olmuş. Bir grip bile görülmüyormuş. İnsanlığı tehdit edip, onlarla savaşmak için özel kurum ve enstitüler kurmak zorunda bırakan bütün “Ianetli hastalıklar” da yok olmuş. En kötüsü, hastalık olmayınca, dok torların çalışmalarının da yok olması imiş. Yani, büsbütün kâinatta, namussuz bir sağlık hüküm sürüyormuş.

Bu durum, henüz dünya iyiliğin çapını fark etmediği doktorların da, daha insanları, musibetin ortadan kalkışının kendi bilimleri sayesinde olduğuna inandırabileceklerini sandıkları ilk günlerde hayli iyi imiş. Tıpkı eczacılarla sağlık sanayiini meslek edinmiş bütün diğerlerinin de bunu memnunluk verici sandıkları gibi.

Grevin o ilk günlerinde yargıçlarla zabıta ve düzeni koruyup onu gözetme sorumluluğunu taşıyanların hepsi de memnunmuş. Hatta öyle ki, en küçük bir açıklamada bile bulunmayı düşünmemişler. Kabul etmemiz gerekir ki, bu olayların felaket haberi olduğunu anlayan biricik kişiler avukatlardı. Ama bunu, o pek böbürlendikleri açık görüşlülük ve ruh incelikleri sayesinde anlamadılar. İlk olarak onlar anladı, çünkü işlerine doğrudan doğruya darbe vurmuştu. Kimse onlara gidiş vekilliklerini istemiyordu.

Ama günler geçtikçe grevin dramatik etkileri daha çok duyulmaya başladı. Tabii darbeyi, yine önce doktorlar hissetti. Kimse hastalanmıyordu, artık kimsenin onlara ihtiyacı yoktu. Böyle boş, kendilerine hayat verdikleri hastaların çığlıkları olmadan, kendilerine mezardan hüzünlü görünen hastanelerin o ıssız, boş salonlarında bütün gün sıkıntılarını sürdürüp gidiyorlardı.

Tedavi edip bakacakları ne basit bir nezle, ne bir el kırılması, ne de bir burun kanaması vardı. Bu, ümitsizlikten de ileri bir şeydi. Hem de, bunca yıllık tahsilden sonra…

Tıp dünyasının meşhurları, neredeyse yalnız kendilerine olan güvenlerini değil, ağırbaşlılıklarını da kaybedeceklerdi. Eskiden, ciddi bir hastalığa tutulmadıkları takdirde kendilerini bile tedaviye tenezzül etmeyen profesörlerin, uslanmaz bir muzip, biri parmağının sakatlandığını haber verince, fakir mahallelerine nasıl koştuklarını görmek lazımdı! Ve önce kimin varacağı problemi, gerçek bir yarış halini almaktaydı. Ama ne yazık ki, oraya varınca, kendilerine herkesin sağlığının yerinde olduğu bildiriliyordu. Durum, ümitsizlikten de beterdi.

Fakat biricik kurbanlar doktorlar değildi. Gazeteciler de aynı hatta daha kötü bir duruma, düştüler. Çünkü ne yazacaklardı? Ne bir cinayet, ne küçük bir hırsızlık, ne de masum bir uyuşturucu madde kaçakçılığı… Ne falanın “çok önemli açıklamaları”, ne de o klâsik “iyi haber alan kaynaklardan öğrendiğimize göre”yi yıllardır duymuşlardı. Çünkü rica, ederim, önemli kişiler, kamuoyuna neyi açıklasınlar, ondan neyi gizlesinIerdi? Bırakın ki, daha ilk günlerden beri, önemli kişiler yok olmağa başlamıştı. Kötülük var olmayıp kıyaslama yapılamayınca bu tür nasıl Yaşar?

Ellerinde kalan tek konu aşktı. Ama o da tatsız ve hiç ilgi uyandırmayan bir hal almıştı. Çünkü meşru ve günahın tuzu biberi olmayan bir aşk nasıl ilgi uyandırabilirdi? Bari bir tecavüz, herhangi bir namus faciası, hiç olmazsa bir kaçırma olsaydı…

Böylece her yer yavaş yavaş kula çeviremezlerdi çünkü okul kapanmağa başladı. Hepsinden önce hastanelerle cezaevleri kapandı. Başlangıçta binaları başka bir şeye çevirmeği düşündüler ama neye? Onları okul çeviremezlerdi, çünkü okullar da işe yaramaz olmuştu. Artık kötülük var olmadığına göre, öğretmemişler neyi öğretecekti? Çocuklara, kötülüğü bilmeden iyilik anlamını nasıl verirlerdi? Herkes “atalar öncesi günahsız” ilk yaratıklar gibi bir yaşayış sürmeğe başladı. Bu yaşayış o kadar can sıkıcı idi ki, intihar, günah sayımızdı ve günahsız intihar olsaydı birçokları intihar etmek isterdi.

Tabii artık ne sinemalar vardı ne de tiyatrolar. Aktörler neyi oynasın, prodüktörler neyi çevirsindi? Çok ve çeşitli serüvenlerden sonra “temize çıkma” ile biten suçlar olmadıkça sanat var olamaz. Bütün diğerlerinin yanında tabii, çeşitli güzellik müstahzarları sanayii de kapandı. Kötülüğün yayılması hali var olmadıkça, bu tür de haydi haydi işe yaramaz olmuştu.

Durum artık dayanılmaz bir haI almıştı. Bunun için ülkenin resmi makamları, bir çare bulmak ereğiyle “konuşmalar” yapmağa karar verdiler. Buldukları tek çare de, bir suç işleme yarışması açmak oldu. Kazara da olsa, bir cinayet işlemeyi becerecek olana, maddi ve manevi birçok armağanlar dağıtılacaktı. Keza bir soygun, bir tecavüz ve herhangi bir suç işleyecek olana çok değerli armağanlar ve o oranda unvanlar vadedildi.

Ama bütün bu değerli çalışmalar boşa gitti. Hiç kimse, kendisini bekleyen şerefler ne kadar büyük olursa olsun, böyle bir işe girişme hevesini göstermedi. Çünkü çok basit bir şey olarak ortada, kışkırtan şey yoktu: Sivrilme hırsı.

Böylece de, geri kalan son çareye başvurmak zorunda kaldılar. Kötülüğün yeniden ortaya çıkması için ayin ve dualar yapmak. Yani, bizzat gidip dua ya başladılar. Grev yapması üzerine, dünyanın kendisinden öncekinden daha çok çektiğini gören Şeytan da, sonunda bu grevin kendisine iyilik getireceğinden şüphe etmeğe başlamıştı. Daha doğrusu dünya, kendi desteklemesi olmadan “Şeytan’a doğru” gittiğine göre işverenlerinin, o olmadan da işlerini yapabileceklerine inanmaları ve sonunda “haklarını tanıyacakları yerde”, hem de hiçbir tazminat vermeden “işine son vermeleri” ve bu kadar yıllık kıdem tazminatı ile emeklilik ve bütün diğer haklarını kaybetmesi, olmayacak şey değildi. Bunun için işe başlama zamanı geldiğini düşündü. “Bunu bir haysiyet meselesi yaparak” da daha büyük bir hırsla işe başladı. O zamandan beri de her şey yolunda gidiyor. John DASİN’den

Paylaş

CEVAP VER