ÇİVİLİ YATAKLARIN ESRARI ÇÖZÜLDÜ!

HİNT FAKİRLERİ, ÇİVİLERİN DERİLERİNE BATMAMASI İÇİN, BÜTÜN VÜCUTLARINA TERKİBİ SADECE KENDİLERİNCE BİLİNEN CİLDİ SERTLEŞTİRİCİ BİR YAĞ SÜRÜYORLARMIŞ!

0
305

Çivili tahtanın üzerinde bağdaş kurup oturan Hintli, uzun saçlı, pejmürde kılıklı, kıvırcık sakallı bir fakirdi. Kendisiyle konuşacağımızı hissedince, başlangıç olmak üzere hiç olmazsa bir “rupi” sadaka vermemizi söyledi.

— “Bize niçin bu mesleği seçmiş olduğunu anlatırsan sana daha fazla vereceğiz,” dedim. “Bu çiviler hiç canını acıtmıyor mu? Herhalde bu işkence tahtasının üzerinde oturmak pek keyif verici olmasa gerek?”

Küçük siyah gözlerini hiç oynatmadan: “Şayet iki rupi daha fazla verirseniz, size hepsini anlatacağım” dedi.

— “Peki kabul. Sana üç rupi vereceğiz, ama sen de her şeyi olduğu gibi anlatacaksın!”

Fakir, sanki kuştüyü yatak ve yorganların arasında yatıyormuş gibi, rahatlıkla: “Söz veriyorum,” dedi ve anlatmaya başladı. “Bu mesleğe sırf fazla para kazanmak ve zengin olmak için girdim. Devlet dairelerinde çalışarak zengin olmanın imkânsız olduğunu anlayınca memur olmaktan vazgeçtim. Üniversite mezunlarının bile otuz beş rupi aylıkla çalıştıklarını biliyordum. Sorarım size bir erkek karısını ve çocuklarını bu para ile nasıl geçindirir?

Fakirin bu sualini hep bir ağızdan: “Tabi geçindiremez,” diye cevaplandırdık. “Kaldı ki hayat her gün biraz daha pahalılaşıyor,”

— “Ben, bunun böyle olacağını daha o zamandan hissetmiştim işte…

Günlerce, alev yutan fakirleri, çivilerin üzerinde yatanları, yılan oynatan Hinduları tetkik ettim. Hepsinin kazancı, seyyahların meraklı insanlar olmalarına bağlıydı. Çok şükür dünyanın en meraksız insanı bile, fakirlerin yaptıklarını görünce meraklanmaktan kendilerini alamıyorlardı.”

Amerikalı dostum dayanamayarak fakirin sözünü kesti: “Yani mesleğini iyice düşünüp taşındıktan sonra seçtin, değil mi?”

Hintli, ‘Evet’ manasında başını salladıktan sonra: “Sadece mesleğimi seçmekle kalmadım,” dedi. “Aynı zamanda hocamı da seçtim. Adam, hakikaten dünyanın en iyi insanıydı. Bütün bildiklerini bana öğrettikten başka, buna karşılık para da almadı. Zeytinyağı ile sadece biz fakirlerce bilinen bir nebatın öz suyu karıştırılarak elde edilen merhemi vücuduma sürerek, derimi sertleştirdi. Derimin hassasiyeti böylece zamanla kaybolunca artık hiç çekinmeden çividen yatağın üzerine yatabileceğim haber verdi. Başlangıçta çivili yatağımın üzerine akmak için epey tereddüt ettim ama çok geçmeden alıştım işte.

—“Çivili yatağı nereden buldun?”

Fakir, bu sual de sorulur mu, gibilerde tuhaf tuhaf bana baktıktan sonra cevap verdi: “Nerede bulacağım, satın aldım tabi,” dedi. “Burada sırf çivili yatak imal ederek hayatlarını kazanan tam beş demirci ailesi var!”

—“Desene, çivili yatak imali memlekette âdeta bir sanayi haline gelmiş!”

Fakir bunu duymamazlıktan gelerek: “Sürülen me’hemin tesiri ancak üç saat kadar devam ediyor,” dedi. “ilk defa çivilerin üzerine oturduğum zaman dakikaları nasıl sayacağımı bilemedim. iki saat kadar oturduktan sonra kalkıyordum.”

—“Peki, şimdi çivilerin üzerinde ne kadar zaman oturabiliyorsun?”

—“Sabahları iki saat oturmam bana yetip de artıyor bile… Bazen akşamları güneş batarken de bir saat kadar oturduğum olur. Bana kalsa daha uzun zaman oturacağım, ama yeni merhem hazırlamak, vücudumu uğuşturmak hem pahalıya mal oluyor, hem de zaman alıyor. Ama aslında her şey o günkü kazancımın azlığına veya çokluğuna bağlı. Şayet az kazanmışsam, öğleden sonra da üç saat kadar çalışmağa mecbur kahrım.”

Fakirlerin bütün meslek surlarını öğrenmeğe azmetmiş görünen Amerikalı dostum: “Mesleğin inceliklerini kaç ayda öğrendin?” diye sordu: “Yine de melhemlerden faydalanıyor musun?”

—“Bir aylık bir çalışmadan sonra ben de eski fakirler gibi çivilerin üzerine yatabiliyordum. Bugün bütün tecrübeme rağmen yine de her tedbiri almaktan geri kalmıyorum. Geçenlerde bir gün, yağı kâfi miktarda sürmemiş olacağım ki, çivilerden biri hafifçe derimi paraladı. Hemen uzaktaki bir doktora giderek yaramı tedavi ettirdim ve yara iyi olup da kapanıncaya kadar ortalarda gözükmedim. Zira halkın bizlerin hiç yaralanmadığımıza, hastalanmadığımıza imanı vardır. Şayet beni o yaralı halimle görseler bütün inançlarının birden yok olccağından emindim. Siz de görüyorsunuz ya fakirlik hiç de zannedildiği gibi kolay bir meslek değil.”

Amerikalı dostum: “Günde ne kadar kazanıyorsun?” diye sorunca, fakir: “Doğrusunu istersen, iki saat içinde, diplomalı bir devlet memurunun on beş günde kazandığını kazanıyorum. Zor olmasına mukabil bizimki nankör bir meslek değildir.” diye cevap verdi.

Doğrusu bunun üzerine söylenecek lâf yoktu. Gözümüzün önünde, oturduğu yerde sorduklarımıza cevap vermekle üç “rupi” kazanmış değil miydi? Bunu kendisine hatırlattığım zaman gülerek söyle dedi:

—“Belki doğru söylüyorsunuz, ama haksızlık etmeyin. Oturduğum yerden değil, sivri uçlu çelik çivilerin üzerinden cevap veriyorum.”

Eser TUTEL (Hafta Mecmuası 1958)

Paylaş

CEVAP VER