DOSTUM NAZIM HİKMET; Naci SADULLAH – Nazım hakkında 1965’te yazılmış bilinmeyen bir yazı dizisi: 05

0
135

1952 yılında beni tevkif ettirip de bir komünist lideri olarak idamımı isteyen askeri mahkemenin aylarca sonra beraatıma hükmeden sorgu hâkimi ta büyük dedemin dedesinin kim olduğuna kadar varan bitmez tükenmez suallerini sıralarken benden komünizmin, sosyalizmin bilimsel mahiyetlerini ilk defa nasıl öğrendiğimi de açıklamamı istiyordu.

Şimdi emekliye ayrılmış olarak İstanbul Barosu’nda avukatlık eden hâkim Halil Ölçer beye o zaman verdiğim ilk cevap, şu tek kelimeden ibaret olmuştu:

— Polisten!…

Bu cevabı alınca, gözleri hayretten dört açılan askeri hâkim:

— Polisten mi? Siz, komünizmin ve sosyalizmin mahiyetlerini polisten mi öğrendiniz? diye soruyordu.

Ona o zaman sükûnetle:

— Evet efendim, polisten öğrenmiş sayılırım! demiş ve niçin böyle sayılmam gerektiğini belirten izahatı da vermiştim.

O zaman ona anlattıklarımı konumuzla ilgili olduğu için, şimdi sizlere de anlatacağım:

Son Posta gazetesinde beni ziyaret edişinden sonra, Nazım Hikmet benimle hemen her akşam buluşur oturup konuşurduk.

Fakat çıkmakta bulunan yazılarımı beni adeta mahcup edecek kadar övmekle beraber Nazım, ne komünizmden ne sosyalizmden asla söz açmıyordu.

Bunları benim bildiğimi mi sanıyordu?

Yoka, henüz güveni olmadığı için o konuları açtığı takdirde kendisini bir propagandacı olarak jurnal etmemden mi çekiniyordu? Bilmiyorum.

İtiraf edeyim ki kimde onun inandığı davanın gerçek ve bilimsel mahiyetini öğrenmek arzusu vardı. O merakı, tecessüsü, öğrenme iştiyakını da içine alan bu arzu oldukça şiddetliydi.

Fakat buna rağmen, bu arzumu ona açıklamıyordum. Zira o konularda yüzde yüz cahil bulunduğunu açıklamak gururuna dokunuyordu.

O sıralarda ben, çok genç yaşımda bir yazar olduğumu sanıyordum. Ve bence böyle bir yazar, devrin en çok sözü geçen o doktrinlerini bilmiyor olamazdı. Kendisiyle her konuşmamızda Nazım onların bahsini bana kendiliğinden açsın ve o konularda beni aydınlatacak açıklamalarda bulunsun istiyordum. O ise bütün konuşmalarımızda bana, komünizmle neresinin ilgili bulunduğunu bir türlü kestiremediğim yeni şiirlerini okuyor, hazırladığı piyeslerin konularını anlatıyor, sık sık ben deki büyük (!) yazarlık istidadını övüyor, fakat girmesini şiddetli bir arzu ile beklediğim konulan asla yanaşmıyordu.

Şayet durum böylece sürüp gitmiş olsaydı, ben belki de o doktrinlerin cahili kalmakta devam edecektim. Fakat: “Sefaletin Elle Tutulduğu Yerlerde” ana başlıklı seri röportajlarımın henüz yayınlanmakta bulunduğu günlerden birinde, Son Posta gazetesinin bana ayrılmış odasının kapısı vuruldu ve içeriye tanımadığım iki adam girdi.

Bunların önden gireni:

— Naci Sadullah bey siz misiniz? diye soruyordu.

Bittabi:

— Benim! Dedim. Ondan sonra o adamla aramızda geçen konuşma şu oldu:

— Efendim, sizi müdüriyetten istiyorlar…

— Hangi müdüriyetten? — Polis müdüriyetinden… — Kim istiyormuş beni polis müdüriyetinden?

— Polis müdürü!

— Ben polis müdürünü tanımam ki…

— Ama istiyor sizi o…

— Niçin istiyor beni o polis müdürü?

— Orasını biz bilemeyiz, efendim.

— Canım, polis müdürü benimle konuşmak istiyorsa, buraya teşrif etsin! Tanımadığı bir kimseyi konuşmak için ayağına çağırtmaya onun ne hakkı var?

— Bize emir verdi, efendim sizi götüreceğiz.

— Yani, zorla mı götüreceksiniz?

— Siz herhalde buna lüzum bırakmazsınız, efendim…

Allah Allah… Bu, benim polisle ilk teşerrüfüm (!). Bir polis müdürünün, hiç bir suçu olmayan bir vatandaşı makamına nasıl çağırtabileceğine aklım ermiyor…

Gerçi buna bugün de aklım ermiyor.

Fakat sonra nice acı tecrübeler bize derin esefler duyurarak öğretti ki bu memlekette, kanunların dışında idari (!) bir sürü tasarruflar vardır. Ve onların çoğu, hatta bu gün, ihtilalin yarattığı Anayasadan yıllarca sonra bile, maalesef hala yürürlüktedir.

Bu çağırma, yüzde yüz kanunsuz da olsa, siz ona icabete mecbursunuz.

Zira icabet etmezseniz, onun sizi zorla götürme gücü, sizin tek başınıza direnme gücünüzün kat kat üstündedir… Hatta Clay, ya da Liston olsanız bile!

Şu var ki, bütün bunlar benim delikanlılık çağındaki kafamın kabul edeceği gerçekler değildi.

Karşımdakilere hiç bir cevap vermeden kalkıp, Son Posta’nın sahiplerinden rahmetli Ekrem Uşaklığil’in odasına gittim:

— İki serseri gelmiş. Polismişler, güya! Beni müdürleri istiyormuş. Gitmezsem zorla götüreceklermiş. Bu da ne demek? Allah aşkına git, şunları sepetle, yoksa ikisini de çok fena tepelerim!

— Sen otur da, ben şunlarla konuşayım bakalım! dedi ve odadan çıktı.

Bir kaç dakika sonra, gülümser bir yüzle yerine döndüğü zaman:

— Senin bu davete icabet etmen lazım! diyor ve sükûnetle ilave ediyordu:

— Polisin lüzum gördüğü zaman vatandaştan bilgi istemeğe yetkisi vardır. Demek bizim adaşın senden sormak ihtiyacını duyduğu bazı şeyler var,

— Senin “adaş” da kim?

— Polis müdürü Ekrem Bey, Fevkalade efendi bir askerdir. Git konuş da, senden ne istediğini anlayalım bakalım! Ben de çok merak ettim.

Ekrem Uşaklıgil bile açıktan ve uzaktan çok merak eder de, ben meraktan çıldırmaz mıyım?

Ne sorabilir benden o polis müdürü?

O sıralarda bana telefonla musallat olmuş bir yarı kaçık kız var. Kızlığı iddiası kendisinden menkul. Gazeteye günde en az iki defa telefon edip: Kafama koydum, ben ya senin karın olacağım, ya öleceğim!. diyor.

Ben, tanımadığım sivil polislerle —hayatımda ilk defa olarak— polis müdüriyetine giderken kendi kendime:

— Bizim patronun adaşı ihtimal o sapık kızın bir yakını olacaktır. Ve ihtimal bana: “bizim deli kızı alıver” diyecektir diye düşünüyorum. Ve yine kendi kendime uğrayabileceğim bu muhtemel teklifin aklımca, polis müdürünü kırmayacak olan cevabını da düşünüyorum:

— Beni lütfen mazur görünüz beyefendi. Bendeniz evlenmek niyetinde değilim. Zira üzerinize âfiyet, maazallah bendenizin erkekliğim yok!

Eh, buna ne diyebilir adam? Ben böyle deyince akan sular durmaz mı?

Fakat gelin görün ki, polis müdürü Ekrem bey ile o gün aramızda geçen konuşma, hiç de benim tahmin ettiğim biçim de olmadı. Odasına girdiğimiz zaman sivil memurların birisi:

— Muharrir Naci Sadullah beyi getirdik, efendim dedi ve onun:

— Pek âlâ, siz işinize gidin artık! demesi üzerine, ikisi de odadan çıkarak bizi yalnız bıraktılar!…

O zaman, sivil polis müdüriyeti makamında subay üniforması ile oturan Ekrem bey ayağa kalkıp kaşlarını çatarak ve kaşlarını olduğu kadar sesini de çatarak bana:

— İt oğlu it! Bunları yazmaya elin nasıl varabildi? dedi.

“Bunları” derken, masasının şahadet parmağı ile gösterdiği yerinde benim “Sefaletin Elle Tutulduğu Yerlerde” ana başlıklı yazılarım duruyordu!

Fakat benim o çağımın hırçın kafası onun ağzından çıkmış olan sorunun bir tek kelimesine takalmıştı: “İt oğlu it!”

O anda, sülâlemin dört yüz elli seneye sayabildiğim mensuplarının hepsi, yüzlerce yıllık namuslu bir “şecere” çınarının sayısız dallarından inip kafama ve gönlüme üşüşüverdiler: Kimisi şalvarlı, kimisi poturlu, kimisi çarşaf, kimisi yaşmaklı, kimisi paşa üniformalı, kimisi büyük yazar, kimisi namuslu düşünür, kimisi değerli musikişinas, kimisi sefiri kebir, o insanların hepsi kafamın ve gönlümün içinde: <Sen it oğlu it değilsin, bizim şerefimizi savun!> diye top yekûn şahlanmışlardı.

Ben o zamanlar, insanların işte bu çapta isyan şokları içinde kalınca çıldırdıklarını bilmiyordum. Ancak: “it oğlu it senin babandır!” diye polis müdürünün üstüne yürüdüğünü biliyorum.

(DEVAMI VAR)

 

Paylaş

CEVAP VER