DÜNYANIN YEDİ HARİKASI

0
1095

Harikalar devrindeyiz. Atomu parçalıyoruz. Fezaya insan göndermek üzereyiz. Bunlarla kıyas edildiği zaman, eski devirlerin harikalarını insan küçümser gibi oluyor. Ama unutmamak lâzım ki, o devrin insanı yirminci asrın teknik imkânlarına sahip değildi. Buna rağmen elindeki iptidai malzeme ve vasıtalarla asırlarca yaşayan ve tarihe mal olmuş şaheserler meydana getirdi. Dünyanın yedi harikası denilen, bir kısmı memleketimizde ve civarında bulunan bu şaheserleri, okuyucularımız için zaman zaman canlandırmağa çalışacağız. Bu yazı serisinden ilk olarak yarı efsaneleşmiş olan ve bahçe mimarisi bakımından bugün bile değeri kabul edilen bir eserin hikâyesini veriyoruz…

BABİL’İN ASMA BAHÇELERİ:

1babil

Tarihçilerin “Dünyanın Yedi Harikası” dedikleri eserleri şöyle sıralayabiliriz: Babi’in Asma Bahçeleri, Mısır’daki Küfü Ehramı, Efes şehrinde bulunan Yunan Tanrıçası Artemis’in mâbedi, Harb Tanrısı Zeus’un Olimp’deki heykeli, Kral Mausolos’un Bodrum’daki mezarı, İskenderiye Feneri ve Rodos’taki Kolos heykeli. Daha milâttan 200 sene evvel. Büyük İskender bu eserleri tetkik ve ıslah etmeğe çalışmıştı. Babil’de inşa edilmiş olan Semiramis’in Asma Bahçeleri, dünyanın yedi hârikasından biridir. Bugün Semiramis hakkında bildiklerimiz tamamıyla efsaneden ibarettir. Semiramis, küçükken bir yere bırakılmış. Çocuğu güvercinler besleyerek büyütmüş. Günün birinde çok güzel bir genç kız olan Semiramis’i Kralın Müneccimbaşısı bulup evlenmiş. Ama Kral bu güzel kızı onun elinden alarak kraliçe yapmış. Kraliçe öyle bir elbise giyermiş ki, erkek mi yoksa kadın mı olduğu belli olmazmış. Semiramis oğlunun tahta geçmesini temin ettikten sonra bir gün güvercin kılığına girerek uçup ölmezler arasına karışmış. Efsane bundan ibaret. Aslında onu ölmez yapan hâdise, bazı eski tarihçilerin onu “Babil’in Asman Bahçeleri”nin kurucusu olan kraliçe diye tanıtmalarıdır. Gerçi Semiramis bir zamanlar Iran Körfezinden Akdeniz ve Mısır’a kadar uzanan geniş Asur Devletine hükmetmişse de, başşehirdeki meşhur asma bahçelerinin kurucusunun o olduğu muhakkak değildir. M.Ö. 612 de Med’lerin Asur’luları ortadan kaldırmasıyla, yeni Babil Devleti kurulmuştu. Buhdunnasır zamanında çok büyük imar hareketleri sırasında bu meşhur bahçelerin de inşa edildiği tahmin olunuyor. Medyalı bir prensesle evlenmiş olan Buhdunnasır’ın, karısının memleket hasretini duymaması için bu bahçeleri yaptırdığını birçok tarihçiler yazar. Ama bu prensesin Semiramis mi, yoksa başka biri mi olduğu katı şekilde bilinmemektedir. Muhakkak olan bir şey varsa, o da, asma bahçelerin yaptırılmasında bir kadın parmağının bulunuşudur. Yakın zamanlara kadar Babil hakkındaki bilgiler sadece eski tarihçilerin, bilhassa Heredot’un verdiği malûmattan ibaretti. 1899  1917 seneleri arasında Alman arkeoloğu Koldevvey’in idaresi altındaki bir heyet yaptığı kazılarla mühim vesikalar elde etti. Bu kazılarda Babil şehrine ait plânlar, şehir hakkında yazılmış birçok malûmat, Babil’in umumi manzarasına dair bizle re oldukça katı bir fikir vermiştir. Meşhur Asma Bahçelerin alt tarafı, kemer biçiminde sütunlar üzerine taraça şeklinde ve kat kat inşa edilmiş bahçelerden ibaretti. Bahçelerden birbirlerine merdivenle geçilirdi. Mahzende bulunan su sarnıçları bahçeyi sulamak için meyillendirilmiş kanallara bağlıydı. Üstleri kubbe şeklinde olan temellerin  içi, erzak deposu ve şarap mahzeni olarak kullanılırdı. Buhdunnasır zamanında bu emsalsiz bahçelerde, muazzam eğlence âlemleri yapılır, ziyafetler verilirdi. Bugün cisminden eser bile kalmamış olan bu bahçenin güzelliğini eldeki izahat ve kazıların verdiği fikirle ancak tasavvur edebiliyoruz. Başka başka seviyelerde ve kat kat sıralanmış olan bu bahçeler, kurak ve çorak bir arazi üstüne kurulan Babil şehrinin ortasında âdeta cennetten bir parça gibi yükselirdi. Asma bahçeler, dünyanın yedi harikasının en eskisi değil, fakat belki de en güzelidir. Yukarıda sunduğumuz resim tarihî ve arkeolojik’ vesikalara istinaden temsilî olarak hazırlanmıştır.

BODRUM’DAKİ KRAL MEZARI:

2bodrum kral mezarı

Geçenlerde New York’tak i meşhur Waldorf Astoria Otelinde toplanan Yunan asıllı birkaç milyoner, gene Yunan mimarisini iyi bilen bir mimarın iştirakiyle toplantılar yaptılar. Bu toplantıda, dünyanın yedi harikası olarak vasıflandırılan eski medeniyet eserlerinin tekrar inşası imkânları araştırıldı. Bu büyük teşebbüsten aldığı ilhamla Hayat, iki hafta önce verdiği Babil’ in Asma Bahçelerinden sonra, bu yazı serisinin İkincisi olarak Halikarnas’taki (Bodrum) Kral Mozoles’in Mezarım sunuyor.

Yurdumuzun güneybatı kıyılarından denize dökülen Büyük Menderes ve Dalaman sularının arasındaki sahada, denize doğru iki mühim yarımada uzanır. Bu iki yarımadanın teşkil ettiği Istanköy Körfezi sahillerinde, şimdiki Bodrum şehrinin bulunduğu yerde, bundan tam 2320 sene evvel Karya Kıratlığının başşehri Halikarnas vardı. M.Ö. 353 te Karya Kıralı Mozoles ölünce, karısı Artemesia, şehrin en hâkim tepesine kocası için büyük bir mezar yaptırdı. Bu büyük anıt, devrin en güzel eserlerinden biri idi. Ege Denizinin bu şirin limanına yaklaşan gemiler, çok uzaklardan, o zamanın gökleri tırmalayan bu abidesini hayranlıkla seyrederdi. Böylece Mozoles adı büyük harplerin kahramanı yahut muzaffer kumandanı olarak değil, ancak büyüklüğü ve güzelliği ile tarihe geçti. Bugün mimarlıkta anıt seklindeki bu mezarlara, Mozoles’in ismine izafeten

“Mausoleum” denilmektedir. Halikarnas’taki Mausoleum, dünyanın yedi harikasından birini teşkil ediyordu. O devirde, bu şehirde yaşamış olanlar hakkında fazla bilgimiz yok. Çünkü buradan çıkarılan yazıları okumak henüz kabil olamamıştır. Karya ve diğer küçük kıratlıklar o tarihte, Hazar Denizi ve Basra Körfezinden Ege kıyılarına kadar hâkim olan İranlıların egemenliği altındaydı. Aynı sebeple, Pers Kıralı Kyros’un (M.Ö. 558  529) Iran başşehrindeki büyük mezarının inşa tarzı göz önünde tutularak, Mozoles anıtının inşa ettirilmiş olduğu tahmin ediliyor. Anıtın yapılmasında, başmimar Pythea’nın nezareti altında dört usta Yunan mimarı, her biri anıtın bir yüzüyle meşgul olmak sortiyle senelerce çalışmış, bir beşincisi de üste dikilen heykelle meşgul olmuştu.

Asırlarca yaşayan bu şaheserin güzelliğine ilk darbeyi vuran zelzele oldu. Çok daha sonra Rodos şövalyeleri Bodrum’da meşhur “Sen Piyer” kalesini yaparlarken, inşa malzemesi olarak bu güzel anıtın taşlarından faydalanmaktan çekinmediler ki, aynı kaleyi Birinci Dünya Harbinde harp gemileri topa tutarak harap etmişlerdir. Böylece 23 asır evvelkilerin yarattığı bir sanat eseri sonraki nesillerin hunharca davranışları yüzünden, tedricen kaybolup gitti. Bugün Mozoles’in mezar anıtından elde kalan birkaç parça arasında, en güzeli Londra müzesinde bulunan bir röliyeftir. Röliyefte Amazonlarla Yunanlılar arasındaki bir muharebe sahnesi canlandırılmıştır. Bundan başka mezarın en üst noktasına konulmuş olan ve geçen asrın sonundaki kazılardan bulunup çıkarılan bir tezyinat da gene aynı müzede bulunmaktadır. Eserin yapısına gelince; takriben 50 metre yükseklikte, 32 metre eninde, 38 metre uzunlukta dört köse muazzam bir kaide tasavvur ediniz. Bunun üzeri sütunlarla çevrelenmiş, her bir sütun emsalsiz oymalarla işlenmiş. Ortadaki boşlukta asıl mezar bulunuyor. Bunun üzerine, basamaklı piramit seklinde gittikçe daralan ağır bir tavan konulmuş. Piramidin en tepesinde som mermerden yapılmış, üç atın çektiği bir cenk arabası, içinde de Kral Mozoles ve karısı Artemesia’nın heybetli heykelleri… İşte yedi harikadan biri olan Halikarnas’taki kral mezarı böyle görünürmüş. Mozoles’in tebaasını en fazla hayran bırakan şey, kıratlarının mezarının, kimsenin kolay erişemeyeceği bir yükseklikte, göğe daha yakın ve sütunlar arasında yapılmış olması idi. Yukardaki temsilî resme bir göz atınca, eserin 2400 sene kader evvel yapılmış olduğunu da düşünerek, anıtın ne üstün bir kıymet taşıdığı kolayca anlaşılabilir.

İSKENDERİYE FENERİ:

3iskenderiye

Eski çağların sanat anlayışının ve ince düşünüşünün en mükemmel örnekleri sayılan dünyanın yedi harikasından, üçüncü olarak bu defa İskenderiye Fenerini veriyoruz. Bu serimizin dördüncü yazısında Hayat okuyucularına Nil boyundaki Mısır Ehramlarını sunacağız.

Deniz fenerlerinin tarihi, deniz seyahatleri kadar eskidir. Bu fenerler denize açılan cesur gemicilere daima yardım etmişlerdir. Eskiden yüksek sütunlar üzerine ateş yakmak suretiyle, denizdekilere yol gösterilirdi. Bu çeşit sütunlardan birkaç tane de, bugünkü Pire Limanının ağzına dikilmişti. Ama bu çeşit fener kulelerinin en eskisi ve en büyüğü muhakkak ki, dünyanın yedi harikasından biri olarak sayılan İskenderiye Feneridir. Bu fener, Mısır’ın şimdiki İskenderiye Limanında, o zaman bir ada olan bugünkü Faros Yarımadasında inşa ettirilmişti. Kuleye “Faros Feneri” de denilmesinin sebebi bu dur.

Bugün Mısır’a deniz yeluyla gidenler, sahilin görünmesinden itibaren karaya ayak basana kadar, karşılarında denizden pek yüksek olmayan, kel ve yeknesak kum tepeciklerinin örttüğü alçak bir sahil görürler. Bu değişmeyen manzara uzun müddet devam eder. Neden sonra, güneşin aksettiği binalarıyla eski çağın en baş şehirlerinden biri olan bugünkü İskenderiye, bir kavis şeklinde meydana çıkar.

Güneş o güneş, sahil o sahil, deniz de gene o deniz olduğuna göre, bu sahilin denizden görünen manzarası, asırlarca evvel de gene aşağı yukarı aynıydı. Ama şehir ve liman o zamanlardan beri birkaç defa tamamen harap olup baştan yapıldığı için, o zamanki İskenderiye şehrinin görünüşünü gerçek yüzüyle tasavvur etmek zordur. Muhakkak olan bir şey varsa, o da; meşhur fenerin, eskiçağ turistlerini İskenderiye’ye çeken en mühim sebeplerden biri olduğudur. Fenerin bulunduğu Faros Adası, sahile bir berzahla bağlıydı. O devirden kalma resim ve paraların üzerindeki işaretlerden fenerin şekline dair edinilen fikirler, eser hakkında çok açık bir tablo çizmemizi sağlayacak derecede değildir. Bilindiğine göre, beyaz taştan gittikçe daralan üç kaide üzerine yapılmış olan fener kulesinin yüksekliği 100 metreyi geçiyordu. Tuğla ve alçı ile örülmüştü. Yukarıya doğru, tepesi kubbe ile örtülü sekiz köşeli bir kule halini alıyordu. Binanın içinde ikinci kata kadar alçak ve çok geniş basamaklı bir merdiven vardı. Basamaklar fevkalâde geniş olduğundan ve tedricen yükseldiğinden, yük hayvanlarının dahi bu merdivenlerden çıkması mümkündü. Bu sayede, kulede yakılacak ateş için lüzumlu odun ve zift tepeye kadar hayvan sırtında zahmetsizce çıkarılabiliyordu. .Çok muhtemeldir ki, merdiven çıkmak istemeyen turistler de, ufak bir ücret mukabilinde kulenin tepesine çıkmak için katır kiralarlardı.

Fennin ilerlememiş olduğu devirde mimari bakımından fevkalâde bir maharet göstere bu kulenin ışıklandırılması, belki inşasından daha fazla hayret uyandıracak bir hâdisedir. Gene eski tarihçilerin yazdığına göre kuledeki ateşin verdiği ışık, otuz kilometrelik mesafeden en fena şartlarda bile rahatça görülebilirmiş. Rüzgâra, yağmura, fırtınaya karşı kim bilir ne gibi bir tertibat yapıldı ki, en şiddetli fırtınalarda bu fener asırlarca gemilere rehberlik etti.

Dünyanın ilk büyük deniz feneri olan bu kuleyi, M.Ö. üçüncü asır mimarlarından Sostratos, Ptolemaeus’un emriyle yapmış, bütün dünya denizcilerine hediye etmiştir. İnşası M.Ö. 280 de tamamlanmıştır. Eseri, denizciler için hakikaten kıymetli bir rehber olmuştur. Çünkü o zamana kadar İskenderiye Limanı’na denizden girmek oldukça güç ve tehlikeli bir işti. Her tarafı birbirine benziyen sahil boyunca, limanın yerini ve istikametini belli edecek hiçbir tabiî arıza mevcut değildi. İskenderiye Feneri, bin seneden fazla, birçok tabiat hâdiselerine göğüs gerdi. Nihayet 14 üncü asırda şiddetli bir zelzele sonunda tamamen harap oldu. Bugünkü Faros kalesi, 1477 tarihinde İskenderiye Fenerinin bulunduğu yerde, yine fenerin harabeleri üzerine kurulmuştur.

CİZE EHRAMLARI:

4cizehamamları

“Hayat” okuyucularına dünya harikalarını tanıtmaya devam ediyor. Bugün bu serinin dördüncüsü olarak Cize Ehramlarını veriyoruz. Yedi harikadan yegâne ayakta kalan ve bunların en eskisi olan Cize Ehramları, binlerce sene sonra hâlâ herkesin merakını çekmektedir.

AHIREDE bir tramvay Hattı vardırki, yolcularını kısa bir zamanda 4500 sene geriye götürür. Çünkü 14 numaralı tramvayın son durağı “Cize Ehramları”dır. Bu ehramlar, dünyanın yedi harikası arasında hem en eskisi, hem de zamanımıza kadar varlığını muhafaza edebilen tek şaheserdir. Bunlar, Nil’in sol sahili boyunca, milâttan önce 2900 ilâ 2000 seneleri arasında inşa ettirilmiştir.

Şimdiye kadar dokuz ehram grubu tespit edilmiştir. Ehramlar Nil vadisi boyunca 160 km. lik bir sahaya yayılmış tır. En meşhurları Mısır başşehri yakınındaki Cize Ehramlarıdır. Ehramların en güzellerinden olan Keops da bu gruba dahildir. Firavunların mezarlarından başka şey olmayan bu ehramlardan meselâ yalnız Keops’un taş bloklarını yan yana koymak kabil olsa, 28.000 km. uzunlukta bir dizi meydana gelirdi. Acaba Kral Keops, Milin öbür sahilinden getirttiği kalker taşları ile bu koca ehramları niçin yaptırmıştı. Eski Mısırlılar, öldükten sonra ruhun tekrar dönerek eski bedene gireceğine, kendi vücutlarını bulamayan ruhların, ölümden sonraki hayata kavuşamayacağına inanırlardı. Ruhların yalnız elbiseye, yiyeceğe değil, süs eşyalarına hatta mücevhere de ihtiyacı olduğuna inandıklarından, krallar, yani firavunlar, kendileri için yaptırdıkları bu mezarlarda büyük bir de servet saklamış olurlardı. Dolayısıyla ehram kimsenin içeriye giremeyeceği kadar gizli ve karışık koridorlar ve kapılarda muhafaza edilirdi. İçlerinde mihverleri üzerinde dönen büyük kayalar, açılışlarının sırları bilinmeyen hususi ve bir daha açılmayacak kapılar mevcuttu. Firavun öldüğü zaman, cenaze töreni çok defa haftalar, hatta aylar sürerdi. İlk iş olarak ölü, ehramın önündeki bir mabede getirilerek mumyalanırdı. Cenaze töreninin en hararetli yerinde ölü için boğalar kurban edilirdi. Şimdiki arkeoloji ilmi, ehramlar hakkında pek çok hakikatleri çözmek imkânını bulabilmiştir. Yalnız herkesi şaşırtan ve izahı kabil olamayan bir mesele, bu ehramların nasıl olup da binlerce sene bozulmadan kalabildiğidir. Uzmanların çoğu, şimdiye kadar yapılan izah şeklini, yani ehramların rampa biçiminde inşa edilmiş olması dolayısıyla aşınmaya karşı mukavemet ettiği fikrini kabul etmemektedirler. İnşa tarzı ne olursa olsun, şurası muhakkaktır ki, umumiyetle esir işçilere yaptırılan ehramların harcına yüzbinlerce insanın kanı bulaşmıştır. Eski Yunan tarihçisi Heredot (M. ö. 400) ehram inşaatında acı çeken yüz binlerce esirin durumlarını belirten ilk resmi çizen insandır. Yalnız Keops ehramının yapılması yirmi sene sürmüştür. Yüksekliği 146 metredir. Bu dev ehram binlerce senedir hemen hemen hiç bozulmadan şeklini muhafaza etmiştir. Yalnız içindeki granit mezar kırılmıştır ve şimdi bomboştur. Keops’un mumyası da ortada yoktur. Ehramların içlerinde kıymetli eşyaların bulunması, asırlardan beri çoğu başarı kazanamamış ehram hırsızlarının ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Daha firavunlar devrinde bile ehramları soymak isteyen hırsızlar mevcuttu. Bunlardaki hırs, rahiplerin cezası yahut tanrı korkusundan daha kuvvetli idi. Ama çoğu ya yakalanıp öldürülmüş yahut ehramların içinde kaybolmuştur. Çünkü ehramın içine ancak çıkış yolunu çok iyi bilenler girebilirdi. Aldatıcı koridorlar, ehramın yabancısı olanları tam bir çıkmaza sokar, dönüş yolunu bulamayanlar karanlık dehlizlerde ölüp giderlerdi. Büyük servet isteyen bu dev anıtları ancak firavunlar yaptırabilmiş, diğer devlet ricali, ehram şeklindeki daha küçük mezarlarla yetinmişlerdir.

RODOS HEYKELİ:

5rodosheykeli

İki bin sene evvel Ege Denizi’nin şirin adası Rodos’ta limana giren gemilere rehberlik eden büyük bir heykel vardı, ömrü çok kısa sürmüş olan heykel, eskiler tarafından dünyanın yedi harikasından biri sayılıyordu.

Makedonya Kıralı I.Demetrios, M.Ö. 295 senesinde ahalisi Yunanlı olan Rodos Adasını zapt etmeğe karar vererek, muazzam istilâ silâhları ve malzemesi yüklü gemileriyle adaya hücum etti. Bu çeşit istilâlardan hep muzaffer çıkmış olan kumandan, Rodos halkının inatçı müdafaası karşısında hayli telefat verdikten sonra, arkasında bütün malzemeyi ve birçok ganimeti olduğu gibi bırakarak, bozguna uğrayan ordusundan geri kalanlarla birlikte canını zor kurtardı. Kalan malzeme ve ganimet çok kıymetliydi. Harpten yılmış olan ada halkı, bu malzemeyi sattı ve geliri ile, kendilerini korumuş olan Güneş Tanrısı Helios’un çok büyük bir heykelini limanın ağzına yaptırmağa karar verdi. Bu iş için zamanın en usta mimarlarından Charos vazifelendirildi. Charos, meşhur Lysippos’un yanında yetişmişti. Bilhassa heykel inşasında ihtisas sahibi idi. M.Ö. 291 senesinde hummalı bir faaliyetle işe başlayan Charos, heykeli tam on iki senede bitirebildi.

Rodos, o tarihte, bütün Doğu Akdeniz bölgesine hükmeden devrin» idrak ediyordu. Çeşitli milletlere mensup gemiler bu adaya uğrar çok defa fırtınadan kaçmak için, adanın emin limanına sığınırlardı. Heykelin elindeki uzun meşalenin ucunda geceleri yakılan ateşin kızıllığı, çok uzaklara kadar akseder, devrin deniz feneri vazifesini görürdü. Heykelin yapısı hakkında malûmat maalesef hiç yok gibidir. Bu kabahat, hakikatle efsaneyi daima birbirine karıştırmak arzusundan kurtulamayan eski tarihçilerindir. Kaideleri hariç, yalnız heykelin boyunun 30 metre kadar olduğu, madenden yapıldığı, iki bacağı arasındaki genişlik de 100 metreden fazla olduğu için, gemilerin bu sahada manevra yapabildiği rivayet edilir. Muhakkak olan bir şey varsa, o da, civarı tehlikeli kayalıklarla kaplı bulunan adaya yaklaşan gemilerin bu hey, kelden büyük istifade sağlamış olmalarıdır. Eski tarihçiler, bu heykelin yalnız büyük değil, aynı zamanda çok da güzel olduğunu söylemişlerdir. O zamana ait Rodos paralarının üstünde heykelin kabartmalarına taşlanmıştır. Bunlar üzerinde yapılan tetkikler, eski tarihçilerin yukarı ki ifadelerini teyit ediyor. Gene kabartmalardan anlaşıldığına göre, Güneş İlâhının heykeli, tahminen yirmi metre yükseklikte granit ve mermer kaideler üzerine dikilmişti. Sağ elinde büyük bir meşale tutuyordu. Ayağının arkasından başlayan dar bir merdivenden sağ kolunun üzerine kadar çıkılabiliyordu.

Rodos heykelinin ömrü ortalama altmış sene kadar sürdü. Şiddetli bir zelzele M.Ö. 225 te heykeli tahrip etti. Yıkılan parçalar asırlarca orada kaldı.

EFES’TEKİ DİANA MABEDİ:

6diana mabedi

Dünyanın yedi harikası olarak bilinen eski çağların sanal eserlerinden bugün yeri yine memleketimizde bulunan Diana mabedini tanıtıyoruz. Tarihin en güzel abidelerinden olan bu mabet, Doğu ve Batı mimari sanatını bir araya toplamış bir şaheserdir.

Tarihte insanoğlunun menfaat ve şöhret uğruna giriştiği en dikkate değer mesleklerden biri de kundakçılık olmuştur. Bu kundakçılara “Herostratlar” derlerdi. Yunanca asıllı olan bu isim, kundakçılığın piri olan Herostratos’tan gelmedir. Milâttan evvel dördüncü asırda yaşamış olan Herostratos kundakçılıktaki en büyük şöhretini, bugünkü yazımızın konusunu teşkil eden, meşhur Diana mâbedi yangınının faili olmasına borçludur. Dünyanın yedi harikasından en güzeli olan Diana mâbedi, şimdiki İzmir civanında o zamanın en güzel şehirlerinden Efes’te, M.Ö. 6. asırda Chersiphron adlı mimar tarafından inşa edilmişti. Eski Yunan tanrıçalarından olan Diana (Yunanlılara göre Ar tem is) mitolojiye göre ise Zeus ile Leto’nun kızı, aynı zamanda Güneş Tanrısı Apollon’un kız kardeşidir. Artemis bâkir tabiatı temsil eder. Maiyetindeki meleklerle birlikte ormanlarda ve dağlarda gezer. Av tanrıçası olduğu için, bütün hayvanlar ona boyun eğerler. O aynı zamanda kadınların da tanrıçasıdır. Doğum yapanlara yardım eder. Bu çok taraflı kutsal varlığın adına pek çok abide ve heykeller yapılmıştır. Ama bunların en büyüğü ve en meşhuru Ege Denizi kıyılarındaki Efes’te inşa ettirilen mabettir ki, yukarıda bahsedilen deli Herostratos M.Ö. 356 senesinde bu şaheseri enkaz ve kül yığını haline getirmiştir.

Ama hemen akabinde mabet tekrar inşa edilmiştir. Tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre, ikinci mabet ilkinin bir eşi olmuştu. Ne yazık ki, üçüncü asrın ortalarında Ege sahillerini haraca kesen Got korsanları bu abideyi de harap ettiler. Zamanla bu güzel eser ortadan silinip gitti.

İlk defa 1869 senesinde İngiliz mühendisi J. T. Wood, Diana mabedini meydana çıkarmak için teşebbüse girişti. Yedi sene süren yorucu kazılardan sonra, sütunların kabartma kısımlarına ait birçok kalıntı ortaya çıktı. Yine tarihi bilgilerden öğrenildiğine göre. Herostratos’un yaktığı ilk Diana mabedi. Milâttan evvel altıncı asırda, Anadolu’nun Batı bölgesine hükmeden Lidya Kıralı Kreztts tarafından yaptırılmıştır. Krezüs şöhreti zamanımıza kadar gelen meşhur hazineleriyle, o devrin en zengin hükümdarlarındandı. Eski dünyanın hayranlığını çeken bu mabedin hususiyeti acaba ne idi? Dünyanın yedi harikasından biri olması için diğer abidelerden ne farkı vardı? Bu sorunun cevabını her şeyden evvel mabedin büyüklüğünde aramak lâzım gelir. Tam 127 tane sütunu ile bir mermer ormanı halinde kaidesi üzerine yayılmış olan mabedin 145 metre boyu, 45 metre eni vardı. Eski çağların. Şark mimari sanatının bütün hususiyetlerini üzerinde toplaması esere ayn bir kıymet kazandırıyordu.

İnsanın aklına bir sual geliyor: Acaba kundakçı Herostratos bu taş yığınını nasıl yakabildi? Bu soruyu uzmanlar şöyle cevaplandırıyor. Mabedin mühim bir kısmı, bilhassa çatı, kâmilen sedir ağacından yapılmıştı. Belki yıllardır duvarlarda asılı halılardan birini ateşe vermek, yüzlerce senelik ahşap kısmı tutuşturmağa yetmiştir. Hain kundakçı şeytanca işini yapmak için her halde geceyi seçmişti. Alevler mabedi sanıncaya kadar kimse fark edemeyecek, kendisi de kaçmak İmkânım bulacaktı.

Herostratos geceleyin mabede girerek duvarda asılı halılardan birini gizlice ateşledi. Çok geçmeden alevler mabedin önündeki sütunlardan fışkırarak Efes göklerini aydınlatmağa başladı. Derin uykusunda bulunan halk neden sonra felâketin farkına vardı. Asırlardır Efes sakinlerinin göz bebeği gibi baktığı bu şaheserin bir çıra parçası gibi yanması kadın erkek, büyük küçük herkesi ayağa kaldırdı ve hep birlikte ellerine geçirdikleri her türlü vasıta ile yangını söndürmek için koştular, ama iş işten geçmişti.

Böylece dünyanın yedi harikası içinde en güzeli olan Diana mabedi topu topu iki saatlik bir zaman içinde bir kül yığını haline gelmişti. Ama zengin şehir mabedin bir aynını en kısa zamanda yaptırmak için hiçbir şeyden kaçınmadı. Ne yazık ki diğer şaheserler gibi yeni yapılan da çok uzun zaman yaşayamadı, toprak yığınlarına karışarak, bugün elimize Selçuk halkının Arkeolog Wood’un hafriyatına izafeten “İngiliz Çukuru” adını verdikleri, içinde su birikmiş bir boşluktan başka esaslı bir şey kalmadı. Diana mabedine alt çıkarılmış bazı kazı parçalan muhtelif müzelerde muhafaza edilir. Yukarıda toplanan bilgilere göre, Diana mabedinin temsili bir resmini görüyorsunuz.

ZEUS HEYKELİ:

7zeusheykeli

Zeus heykeli ile “Dünyanın Yedi Harikası” başlığı altındaki resimli yazı serimizin sonuncusunu okuyucularımıza sunuyoruz. Bu şaheserlerden hemen hepsi bugün ortadan kaybolduğu için, temsilî resimleri çağımızın insanları için olduğu kadar, sonraki nesiller için de kıymetli birer vesika olarak kalacaktır.

Eski Yunanlılar, Olimpiya’daki dünya harikasını görmemiş olanlara, bedbaht insan nazariyle bakarlardı. Bu kıymetli eserin azametini göz önüne getirmek için, binlerce sene evveline gitmek lâzım. Hayalinizde bir an şöyle bir manzara canlandırın: Vakit sabah, güneş henüz doğuyor, Olimpiya şehrinden mabedin bulunduğu tepeye kıvrıla kıvrıla uzanan yolun üzerinde büyük bir kafile tempolu adımlarla ilerliyor. En başta merasim elbiseleri giymiş rahipler, onların arkasında çaldıkları kutsal nağmelere bütün kafilenin ayak uydurduğu flütçüler. Hepsinin önünde baş kâhin yürüyor. Kâhinin iki yanında, kurban ateşini yakacak olan ateşçiler ellerinde akkavak kütükleri ile kafileyi takip ediyor. Güneşin ilk ışıkları mabetteki Zeus heykelini göz kamaştırıcı parıltılarla aydınlatırken, bu kafile de mabede girecek ve aylık merasim tekrarlanacak. Mabedin içine bir göz atalım; buhurdanlıklarda yanan özel yağların ve otların verdiği iç bayıltıcı, fakat güzel bir koku her tarafa yayılmağa başlamış. Flüt sesleri arasına karışan ve hep bir ağızdan söylenen ilahiler bir anda bütün mabedi çınlatıyor. Güneş yükseldikçe. Tanrıların babası Zeus’un devasa heykeli parıl parıl yanıyor. Başındaki mücevherlerle süslü taç, abanozdan tahtın üzerinde, elinde asası, fildişinden yapılmış göğsünün hemen altından başlayan som altın hırkası, iki alev gibi yanan elmastan gözleri, tanrıların tanrısının azametiyle mütenasip bir güzellik yaratıyor.

Efsanelere bakılırsa, Olimpiya mabedinin içinde bu şaheseri bitiren (tahminen milâttan önce beşinci asrın otuzuncu senesinde) zamanın büyük mimarı Phidias, heykeli tamamladıktan sonra ellerini göğe açarak Tanrı Zeus’tan, yaptığı işi beğenip beğenmediğini bildirmesini istemiş. Bir anda bulutsuz semada müthiş bir şimşek çakmış, üstü açık olan mabedin içine bir yıldırım düşmüş. Bu, tanrının yapılan işi beğendiğine alâmetmiş.

Phidias’ın hayatına ait söylentiler müphem ve değişiktir. Yalnız uzun zaman Atina’da yaşamış, demokrasinin kurucusu Perikles’in bir nevi baş mimarlığını yapmıştır.

Zeus heykelinden başka, Akropol’de Tanrıça Atena heykeli ile Atina surları en meşhur eserleri arasında sayılır, ölümü hakkında da muhtelif rivayetler vardır.

Bunlardan birine göte, bir fildişi suiistimalinden sonra hapse atılmış, burada hastalanarak yahut zehirlenerek ölmüştür. En kıymetli eseri Zeus heykeli takriben bir sene kurulduğu yerde kaldı. Fildişi kısımlarının sararmaması için, zaman zaman mermer kaidesi üzerine kızgın yağ dökerler, bu yağın buharları da fildişini muhafaza edermiş.

Aradan zaman geçmiş. Milâttan sonra dördüncü asırda, bu heykel olduğu gibi İstanbul’a nakledilmiş, fakat bir müddet sonra ani bir yangın birçok şaheserler gibi Zeus heykelini de harap etmiş üzerindeki altın kısımları çalmak maksadıyla bu yangını kundakçıların yaptığı söylenir. O devir için muazzam bir abide ve sanat eseri olan Zeus heykeli, medeniyetin en yüksek seviyesine eriştiği Ege havalisinde toplanan dünyanın yedi harikasından bir tanesi olarak kabul edilmiştir.

CEVAP VER