FİKRET KIZILOK YAZDI: Sazının telleri içime gerilmiş koca VEYSEL (Aşık Veysel)

0
61

Yazan: Fikret Kızılok (Hey, 1970)

Bundan bir yıl önce adını hiç kimseciklerin duymadığı bir genç gitmişti Sivas’ın Sivralan köyüne. Ayağında kadife pantolonu, sırtında çok giyilmiş bir asker paltosu, yüreğinde ufuklar kadar geniş sevgisi ile Fikret derler bir genç Sivralan’ın Veysel’ine gitarı ile kendi bestelerini çalmış ve bol bol onun sazını dinlemişti. Bu kadife pantalonlu genç adam 10 kasım’a rastlayan 24. yaş gününü kimseciklerin haberi olmadan Aşık Veysel’in yanı başında geçirmişti…

Aradan bir yıl geçti. 1970 yılının kasımında ünlü şarkıcı Fikret Kızılok, 25. yaş gününü Sivralan’da Veysel’in yanında kutladı. Elinde sazı, ona ün yapmış plaklarını çaldı. İlk altın plâğını hediye etti ve içinde büyük bir sevgi fırtınası ile döndü İstanbul’a. Döndü ve duyduklarını “HEY” için kaleme aldı. O şimdi Fikret Kızılok’tu. Ayağında yine kadife pantolonu, sırtında yine çok giyilmiş asker paltosu ve yüreğinde ufuklar kadar geniş sevgisi ile yine Fikret Kızılok’tu…

***

ORTA Anadolu’nun ateşi Sivas’ta yanar. Sivas’ın bacası ise SİVRİALAN’da tüter. Mazisi 400 seneye varan bir dağ köyüdür Sivrialan.

Ali İzzet, Pir Sultan Abdal, Yezidi, Veysel hep buralarda söylemişlerdir, şimdi o bizim dillerimizden eksik olmayan türküleri.

— Aha şuracıkta mekân tutmuş Pir Sultan…

— Şuraya büyük setenli köyderler. Ali İzzet yaşar oralarda, o da kocamış hasta imiş derler…

— Buranın adı Ortaköy. Yezidi burada yatar, şu beyaz taşlığın orada…

— Aha bu yol Elmalı köye gider…

— Elmalı köy mü, neresi orası?

— Sivrialan ağam, Veysel’in köyü…

Veysel’in köyü, elmalı köy… Buğdayın bile bin bir naz ile boy verdiği yerde elma ağacı ne arar?..

— Veysel diktirmiş. Önce kimse inanmamış tutacağına. Şimdi bütün köy elma yiyor. Bol olur ise aşağı köylere bile satıyorlar…

Dost dost diye nicesine sarıldım

Benim sadık yârim kara topraktır

Beyhude dolandım boşa yoruldum

Benim sadık yârim kara topraktır…

— Ölürüm zannettim dün gece. Uyuyamadım sabaha dek. Ağzıma bir lokma koyamıyorum. Hiç böyle hasta olmamıştım. Ölürsem herhalde böyle bir zamanda ölürüm.

Hasta idi Veysel. Kendi deyişi ile “tadı” yoktu Veysel’in. Doğruldu yatağından. 

— Nerelerde kaldın oğul, ha geldi ha gelecekti dedilerdi…

Bir sevdiğini bir daha unutmayan koca Veysel. Köyüne ilk gittiğimde yanımda götürdüğüm gitarımı sordu.

— Nerede o büyük sazın?

— Artık saz çalıyorum Aşık baba, senin sazın gibi saz.

Şeytan düzeni

Hüseyni düzen diye tabir edilen bir düzendeki saz çeşidini çalar Veysel. Bu düzen Türklerin saz üstünde kurduğu ilk düzendir. Sonrakilere “Bozuk Düzen” derler eskiler.

— Saz çalmayı öğrenmişsin, çal bakalım biraz, aylar var saz dinlemedim.

Başladım çalmaya. Tabii kendi düzenimle. Hani “Yumma gözün kör gibi”, “Söyle Sazım” da kullandığım düzende…

— Çok güzel, çok iyi sesler çıkarıyorsun… Peki, şimdi, bu telleri nasıl düzenledin?

— Aynen sizinki gibi Aşık baba. Yalnız “CİM” teli değişik.

Aldı sazı bir iki tıngırdattı, telleri bir bir dinledi, sonra:

— Anladım. Bu seninki “ŞEYTAN DÜZENİ” desene…

***

Nota bilmez Veysel. Sesinde tüm Anadolunun fırtınası eser. Bazen acı bazen tatlı, gahi uslu gahi delidir sazında dolandıkça.

Devrimcidir Veysel. Zaman sana uymazsa sen zamana uy, der:

Çoğu kişi “gözlerini kör gibi yumarken” o, pilini bile zor bulduğu radyosundan Modem folk üçlüsü’nü, Esin Afşar’ı Dönüşüm’ü dinler durur. Ve yetmiş yedi yaşındaki çakı gibi bu delikanlı: “Türküz, türkü çağırırız” der…

***

— Kaç yaşına basacaksın yarın? deyiverdi Veysel.

Bütün tüylerim diken diken oldu. Dünyaya geldim geleli böylesine iliğime kadar titrememiştim.

Unutmamıştı koca Veysel, unutmamıştı 10 Kasım’ın benim yaş günüm olduğunu.

Bir sene önce aynı tarihte yine onun yanında idim ve onunla köyün ilkokuluna gitmiştik, 10 Kasım diye. ATATÜRK’e yaktığı türküleri “fidan” dediği küçüklere bir bir söylemişti, sazı ile gözleri yaşlı…

— Yirmi beş yaşıma Aşık baba.

— Eh yetmiş yediye az kalmış desene…

Elim varmıyor

Veysel’in iki san bir curası asılıdır duvarda. Birini torunlarından biri kırmış geçenlerde. Curasının ise telleri kopuk. Kala kala kara libas içinde onun iyi olmasını bekleyen bir tek sazı kalmış.

— Aşık baba, ara sıra saz çalıyor musun?

— Elim varmıyor oğul. Varıyor da tutmuyor desem…

Yatağından doğruldu…

— Sana, dedi. saz çalacağım.

Odadakiler şaştı kaldı bu işe.

Hele oğlu.

— Babam iyileşti galiba, deyiverdi.

Aldı sazını, özene bezene tellerini gerdi.

— Ölürüm zannettim dün gece. Uyuyamadım sabaha dek. Biliyorum, öleceğim. Böyle bir zamanda öleceğim amma, siz bunu geciktirdiniz. Günahı sizin, dedi. Ve elli üç yaşında, bundan yirmi dört sene önce yazdığı bir türküyü başladı söylemeye.

Uzun ince bir yoldayım

Gidiyorum gündüz gece

Bilmiyorum ne haldeyim

Gidiyorum gündüz gece

Sesi buruklaştıkça buruklaştı. Nezle mi idi ne idi. Doktorlar bile anlamamıştı derdini Veysel’in.

Veysel’in gözü olmuştum…

Gözlerim karardı, sazının sineme gerilmiş gibi içimde ses vermeye başladı. Gözlerim buğulandı, sanki Veysel’in gözü olmuştum, olmuştum da dünyayı bir başka görmeğe başlamıştım. Dayanamadım…

— Yeter, yeter Aşık baba, babam yeter. Yorulma fazla…

Durdu. Güldü.

— Ne iliştin, eğleniyordum işte…

Koca Veysel, seneye 10 Kasımda yine beraber olmak üzere…

Paylaş

CEVAP VER