İYİ SAATTE OLSUNLAR MEZARLIĞI: Gece yarısı gidip kazık çakabilir misiniz?

0
147

Yazan: Agah İzzet (Büyük Gazete, 1936)

Çok soğuk bir kış günüydü. Her taraf buz kesildiği, tipi ve kar bir dakika ara vermediği için tramvaylar, vapurlar, trenler işleyememiş, hiç kimse işine gidememişti. Bütün İstanbul umumi tatile uğramıştı. O zaman Erenköyünde oturuyorduk.

Semtimizdeki bütün ahbaplarla beraber Cevdet beyin evine toplanmıştık.

Bay Cevdet 4550 yaşlarında, çok dolaşmış, çok görmüş, meraklı ve heyecanlı vakalar geçirmiş bir zattı. Bunları ara sıra bize anlatırken derin bir zevkle dinlerdik. Orada bulunanlardan birisi bir aralık Cevdet beyi kolundan yakalayarak dedi ki:

— Haydi bakalım Cevdet, senin şu meraklı sergüzeştlerinden birini anlat ta Hikâyeyi tatlı ve mufassal tarafından aç!

Cevdet, biraz nazlandıktan, bir iki mırın kırın ettikten sonra misafirlerin isteklerini yapmaktan başka kurtuluş yolu olmadığını gördü ve anlatmaya başladı:

“ — Bundan yirmi sene evvel Konya kazalarından birinde kaymakam ve jandarma kumandanı vekili idim. O sene Anadoluda bugünkü gibi müthiş bir kış olmuş, bütün yollar karlarla kapanmıştı. Termometre sıfırdan aşağı (24) dereceye düşerek bir tarafa çıkmak imkânı kalmadığından kasabanın ileri gelenlerle ocak başı sohbetine dalmıştık.

Gönlerimizi fala bakmak, tavla ve kâğıt oynamak gibi basit eğlencelerle geçiriyor, geceleri ayazda keten helvası çekiyor, geniş erkân minderleri üzerinde akik renkli çaylar içiyorduk. Bazan da o zaman her tarafta moda olan ispritizme tecrübeleri yapıyorduk.

Bir gece böyle bir tecrübeden sonra söz tabiatten üstün hadiselere, esrarengiz ve manevi kuvvetlere intikal etti. Ölen kimselerin ruhları her zaman etrafımızda dolaştığından, gece vakti destursuz yere basanların çarpılacağından, cinlerle şeytanların kara kedi, kaz, ördek şeklinde gözükmekte olduklarından bahsedildi. Bu düşünceleri orada hazır bulunanların hepsi de doğru buluyordu. Yalnız içimizde bulunan mektepten yeni çıkmış, Konya’ya giderken tipiye tutularak havanın açmasını beklemek için kasabamızda misafir kalmış genç bir maiyet memuru bu fikirleri tamamıyla boş, cahilâne ve ahmakça buluyordu. Dedi ki:

— Bu söylediklerinizin hepsi hayalden başka bir şey değildir. Kâinatta her gün gördüğümüz müspet ve tecrübeden geçmiş hayattan ve hadiselerden hiç bir kuvvet yoktur. Ölülerin etrafımızda dolaşması, cin, şeytan hikâyeleri, çocuk masallarından başka bir şey değildir. Ben, bütün bir geceyi, içinde taze kefinli bir cenaze yatan bir mezarın başında geçirmekten, bir ölü ile koyun koyuna yatmaktan perva etmem!.”

Herkes susmuş, odada derin sessizlik hâsıl olmuştu. Yalnız ocakta alev alev yanan meşe kütüklerinin çıtırtısı, bir köşede kaynayan semaverin horultusu işitiliyordu.

Lâpa lâpa yağan karlar pencerelerin pervazlarını buzdan şeritlerle örüyor, kanunların sert ve çılgın rüzgârı, ağaçların kuru dallarını hırpalayıp inletiyordu.

Ocak başındaki mindere bağdaş kurarak çubuğunu tüttürmekte olan Hacı Ratip, maiyet memuru Şehabın bu iddası üzerine kınalı sakalını sıvayarak dedi ki:

—  Bu gece “iyi saatler olsunlar” mezarlığına gidip gelebilir misin?

Hacı Ratip Efendi üç defa hacca gitmiş, elinden tesbihi düşmeyen, seccadeden başkaldırmayan, üç ayları tutan, nafile namazı kılan velhasıl bütün kasaba halkı nazarında dini bütün, mübarek ve muhterem sayılan bir adamdı. Herkes onun elini öpüp duasını almaya can atardı.

Mecliste hazır bulunanlar, Hacının bu teklifi üzerine derin bir korku ile sarsıldılar. Bazılarının uğradıkları ürküntü o derece müthiş idi ki, parmaklarını avuçları içinde kısıyorlar, çenelerini zangırdamaktan alıkoymak için büyük gayretler sarf ediyorlardı.

Oradakilerin uğradıkları bu emsalsiz korku pek te yersiz değildi. Çünkü “iyi saatte olsunlar” diye esasen şeytan; kuvvetlerin şerrinden korunmak endişesini gösteren bir isimle anılan bu mezarlık, kasaba halkı nazarında cinlerle şeytanların öz yurtları idi. Güya orada geceleri erkekli, dişili hayaletler el ele oynarlarmış. Fenerler yanar, çalgılar çalınır, şarkılar çağırılır, mezarlık baştanbaşa inim inim inlermiş…

Kasabanın kadınları çocuklarını bu mezarlığın ismi ile korkuturlar, kocakarılar beddua edecekleri zaman “inşallah son nefesin çıkar çıkmaz iyi saatte olsunlar mezarlığına gömülürsün!” diye söylenirlerdi. Yani halk nazarında ahiret için öldükten sonra bu mezarlığa gömülmekten daha büyük bir musibet düşünülemezdi.

Hepimizin gözleri, maiyet memuru şehabın dudaklarına çevrilmişti. Bu genç, isminin söylenmesi bile tüyleri ürperten bu mezarlığa gidip gelmeye cesaret edebilecek miydi? Yoksa deminki meydan okuması bir blöften mi ibaretti? Şehap bey cevap vermekte gecikmedi. Fütursuzca:

—  Evet, dedi, bu mezarlığa ne zaman isterseniz yalnız başıma gitmeye hazırım! Bu umulmaz cüret, odadakilere öyle büyük bir hayret ve heyecan vermişti ki, hepsinin gözleri faltaşı gibi açılmış, kimsede söz söyleyecek mecal kalmamıştı. Hacı Ratip Efendi karşısındaki gence acıyor gibi hüzünle bakarak dedi:

— Ben katiyetle söylüyorum ki, gece vakti bu mezarlığa giden sağ selâmet dönemez. Bu iddiadan yaz geç, çünkü gençliğine yazık olacak evlat!

Ötekiler Hacı efendinin fikrine ortak oldular. Fakat Şehap Bey iddiasında ayak diredi. Ve bunu ispat etmeyi bir haysiyet meselesi olarak ileri sürdüğünden isteğini kabulden başka çare bulunamadı. Nihayet Şehap beyin mezarlığa seyahat programı şu suretle kararlaştırıldı:

Hacı Ratip efendi, bir meşe odununun ucunu iyice sivriltti, üstüne çakının ucu ile imzasını kazdı. Şehap bey bu kazığı o saatte, yani karlı, fırtınalı gecenin zifiri karanlığında şehrin kıyısındaki “iyi saatler olsunlar” mezarlığına götürecek ve yere çaktıktan sonra geri dönüp gelecekti, O gece hep bir arada geçirilerek sabahleyin kazığın keşfine gidilecekti.

Şehap bey, kalın paltosunun üzerine muşambasını giydi, tiftik çorabının üstüne lastik çizmesini çekti. Kafasını, boynunu devetüyü bir Laz başlığıyla sardıktan ve nihayet büyük çapta “brovning” tabancasının mekanizmasını muayene ettikten sonra imzalı kazığı yanına alarak gecenin karanlıklarına daldı.

Mezarlık bulunduğumuz eve yirmi dakika mesafede bulunuyordu. Nihayet bir saat içinde genç maiyet memurunun geri dönmesi lâzım geliyordu. Fakat saatler geçiyor, Şehap bey bir türlü dönmüyordu. Cin, peri hurafelerine hiç inanmadığım halde, benim bile kalbime belirsiz bir korku girmişti. Hacı Ratip Efendi ise maiyet memurunun muhakkak çarpıldığını söylüyor, tecrübesiz bir gençle iddiaya girişerek onun ölümüne sebep olduğuna bin kere pişmanlık getiriyordu.

Hep bir arada mezarlığın keşfine çıkılmasını teklif ettim. Hepsinin ciğerleri titreyerek bu teşebbüsün ölümle neticeleneceğini söylediler. Fakat kimsesiz ve münevver bir genci uğursuz bir mezarlığın korkulu karanlıklar’ içinde terk edemezdim. Kasabanın bir hükümet reisi ve inzibat amiri olmaklığım itibariyle onu arayıp bulmalıydım.

Şehirde mevcut bütün inzibat kuvvetlerini toplayarak mezarlığı abluka altına aldım ve dört koldan araştırmaya giriştim. Benim bu teşebbüsüm gece yarısı bütün şehirde bir elektrik süratiyle yayılmış, herkes çıldırdığıma, başlarına büyük bir belâ getireceğime hükmederek bana lânet okumaya koyulmuştu. Bittabi bu safsatalara ehemmiyet vermeyerek jandarmaların önüne geçtim.

Fakat bu ne? Mezarlığın derinliklerinde hafif bir ışık seçiliyor, kıvrak bir oyun havası, zillerin şıkırtısına uyarak kabristanın içlerinde korkunç akislerle çalkanıyordu. Bir zaman geldi ki, maiyetim efradı her türlü akıbeti göze alarak, oradan kaçmak için birbirlerine bakındılar. Vaziyeti anladım ve derhal tabancamı çekerek geriye doğru ilk adımı atacak olanın beynini dağıtarak ölüsünü bu uğursuz mezarlığa gömdüreceğimi söyledim. Bu korkutmam müthiş bir tesir yaptı. Yeniden araştırmaya başladık.

Beş, on adım atmıştık ki, mezarların birisinin üstünde upuzun yatmakta, olan Şehap beyin cesedine rasgeldik. Zavallı gencin uğradığı akıbeti anlamak için fenerimi cesedin üzerine çevirdim ve kulağımı göğsüne dayadım. Kalbi hafif surette atıyordu. Anlaşılan sadece bayılmıştı.

Şehap beyi incitmeden şehrin eczanesine götürmelerini ve hemen belediye doktorunu çağırmalarını maiyetime emrettim. Dört beş kişi onu ellerinden ve ayaklarından tutup kaldırmak istediler, fakat mezardan gelen esrarlı bir kuvvet, cesedin eteğini çekiyor, götürülmesine mani oluyordu!

Jandarmalardan ikisi korkudan düşüp bayıldı, bazıları da isparmoza tutulmuş gibi titremeye başladılar. Büyük bir hayret ve hiddetle Şehap beyi bizzat kucaklayıp kaldırdım ve o zaman hadisenin bütün esrarını görüp anladım:

Şehap beyin muşambasının eteği, Hacı Ratip efendinin verdiği kazıkla mezarın sert toprağına adamakıllı çakılmıştı. Zavallı genç karanlığın, soğuğun, mezarlık muhitinin sinirlerinde yaptığı gerginliğin tesiriyle, farkına varmadan kazağı muşambasının eteğine çakmış ve kalkıp gideceği zaman esrarengiz eller tarafından çekildiğini zannederek korkudan düşüp bayılmıştı. Vaziyeti etraftakilere gösterince onlar da hakikati anlayarak korkularını bir derece gidermeğe çalıştılar.

Şehap beyi eczaneye gönderdikten sonra artık bu mezarlık esrarının perdelerini tamamen kaldırmaya karar vererek maiyetimle beraber seslerin geldiği tarafa doğru ilerledim. Biz yaklaştıkça şarkı, zil, klarnet sesleri daha açık işitiliyordu. Bir müddet sonra gürültülerin çıktığı, ışıkların gözüktüğü noktaya geldik. Burası veya “evliyai kiramdan” birisinin büyük ve sekiz köşeli türbesi idi!

Orta yerdeki sanduka kaldırılarak türbenin içi geniş bir salon haline getirilmişti. Tabancam elimde olduğu halde içeriye girdim. Ortada pis bir karı zillerini şakırdatarak göbek atıyordu. Yerdeki keçenin üstü rakı binlikleri, su bardakları, teneke mangal gibi şeylerle karma karışık bir haldeydi.

—  Eller yukarı!

Diye bağırdım. Kadın tiz bir feryat kopardı. İriyarı dört delikanlı ellerini saldırmalarına götürdüler. Fakat göğüslerine dayanan süngülere karşı koyamayarak teslim oldular.

Meğer bu serseriler kasabanın elebaşılar imişler. Mezarlığın uğursuzluğunu fırsat saymışlar, her gece buraya pervasızca karı getirerek oynatıyorlar, türü hezeyanlar ediyorlarmış. Ertesi gün bu külhanileri sürgün ettim. Senelerden beri ölü gömülmeyen mezarlığı da düzelterek güzel bir park haline getirdim. Ektiğim fidanlarla şimdi orası bir koru halindedir. Ve kasaba halkı bana can ve gönülden dua etmektedir.

Paylaş

CEVAP VER