TÜRK KAHVESİ Avrupa’ya Nasıl Yayıldı?

0
1120

Derleyen: Asuman Aydan (Hafta 1958)

KAHVENİN, ARAPÇA, KEYİF VERİCİ MANASINA GELEN “GAHVA” KELİMESİNDEN GELDİĞİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?

BOĞAZIÇİNDE lüks bir gazinonun denize en yakın masasına kurulup oturmuştu. Yorgunluğunu gidermek için bi kahve içecekti. Fakat garson gelince, ötekilerin yaptığı gibi yapmadı:

— “Al şu kahveyi, hepsini pişir, bir büyük bira bardağına doldur; getir!? Yanında Hünkâr suyu da olacak, unutma?” dedi.

Bu sözleri duyanlar şaştı.. Adam, halis kahveyi cebinde taşıyordu. Benim güldüğümü görünce, yakınımda olduğu için bana yüksek sesle anlatmaya başladı:

— “Nohut, nebati bir gıdadır. Kavurduğunuz nispette karbonlaşır. Kahve de öyledir. Nohut ve kahveyi aynı zamanda kavuran aynı değirmende çekerseniz kahve zerreleri nohuda yapışır ve kahvenin kokusu nohuda tamamen siner. Bu karışık kahveyi katıksız kahveden en uzman bir kimse dahi ayıramaz! Onun için ben kahvemi cebimde taşıyorum!”

Durdu, gelen kahvesini içmeye başladı. Sonra devam etti:

— “Sade nohut değil, arpa, fındıkkabuğu da kavrulur. Şimdiki suni kahveleri çitlembik, çamfıstığı, yer fıstığı, gıcır ve başka nebatlardan yapıyorlar. Birçok kimseler kahvenin Habeşistan’ın (Kaffe) adındaki mıntıkasından bu ismi aldığını sanır. Halbuki kahvenin bu isimle hiçbir ilgisi yoktur. Dünyaya Türkçeden yayılmış olan “kahve” kelimesi, Arançadaki (gahvâ = keyif verici) kelimesinden gelir. Fransızlar “cafe”, İtalyanlar “caffe”, Almanlar “kaffee”, Ingilizler “coffee”, Ruslar “kofe” demektedir.

Kahvenin ilk vatanı Afrika ve Habeşistan’ın 1000-1500 metre yüksekliğinde bulunan yerleridir. Kahve buralarda 67 metre boyundaki ağaçlarda kendi kendine yetinirdi. 1000 yıllarına doğru Habeşistan’da kahve yiyecek olarak kullanıldı. Çekilmiş toz kahve su ile yoğurulup bazen de yağ karıştırılıp hamur haline getirilir, tekrar fırında pişirilip ekmek gibi yenirmiş!.. 14 üncü yüzyılda Moka, yahut El-Moha adında bir derviş Habeşistan’dan Yemen’e birkaç kahve tohumu getirmiş; fidanlar ve sonra kahve tarlaları üretmiş. İlk zamanlarda Araplar da kahveyi gıda maddesi olarak kullanmışlar. Sonraları nasılsa birisi su ile pişirip şimdiki gibi içmeye başlamış. “Kahve Çorbası” çok hoşa gitmiş. 15 inci asırda Mekke’de kahvehaneler açılmış.

Kahve İstanbul’a ilk defa Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1547 de getirilmiş. Büyük bir taassup ile karşılanmış. Şeyhülislam Ebussuut Efendi “Kömür oluncaya kadar kavrulan nesnenin yenmesi, içilmesi caiz değildir” diye fetva vermiş! Üstelik “toplu bir halde, kahvehanelerde içilmesi de Hıristiyanlara benzemektir” demiş. Kahve getiren gemilerin dibini deldirip batırmış!

Hicri 962 yılında Hekim adında biri Halep’ten, Şemsi adında biri de Şam’dan İstanbul’a kahve getirmiş. İlk kahvehane Tahtakale’de açılmıştır. Bu sıcak ve siyah su, içenlerin başlarını garip bir zevk ile döndürmeye ve müptelâlarını gün geçtikçe çoğaltmağa başladı. Yasaklar dört bir tarafta kahve açılmasına engel olamadı. Bunlar eski meyhanelere benzer kâgir binalardı. Çiçeklerle süslü bahçeleri, içinde fıskiyeler yükselen havuzları vardı. Güvercinler bu havuzların etrafında uçarken İstanbul halkı toprak kaselerle bol bol kahve içer, sohbet ederdi. İçlerinden biri bir kitap okur, diğerleri dinlerdi.

Kanuni Süleyman’ı takip eden İkinci Selim devrinde zevk ve sefahat arttı: içki yasağı unutuldu. Meyhaneler bile çoğaldı. Dördüncü Murat, kendisi gece gündüz içen bir padişah olduğu halde, şarap, tütün ve kahve içmeyi yasak etti. 17 nci asırda, Köprülü Fazıl Ahmet Pasa zamanında 14. Lui’ye Osmanlı elçisi olarak gönderilen Süleyman Ağa, Avrupa’ya Türk kahvesini tanıtan adamdır. Türk sefirinin misafirleri, Paris’teki evinde sarı pirinç mangalda pişirip ikram ettiği kahvelerden dolayı pek memnun oluyorlardı. Süleyman Ağa bu kahvenin birçok dertlere deva olduğunu da ilâve ediyordu.

Kontesler, prensesler, markizler, düşesler akın-akın Süleyman Ağayı ziyaret edermiş. O devirde çıkan “La Gazette” bile şunları yazıyordu:

“Türk Sefiri misafirlerine siyah renkli, hoş kokulu bir içkiyi pişirip ikram ediyor. Bu içki yorgunluğu alıyor, serinletiyor, kuvvetlendiriyor.

Racine, Voltaire, Madam Svigne bu kahveden bahseder. Papazlar da, tıpkı kahvenin İstanbul’a geldiği zaman verilen fetva gibi “Müslüman içkisidir” diye yasak etrti” Bu yasağı kaldıran, kahve günah olmadığını ilan eden Papa Sekizinci Clementius’tur.

17 nci asrın başında kahve bir papaz tarafından Güney Amerika’ya götürüldü. 1730 da Brezilya’da kahve ağaçları sistemli bir şekilde yetiştirilmeye başlandı. 1810 dan sonra istihsal büsbütün arttı.

Bugün dünyada kahve çıkaran yerler Brezilya, Uruguay, Antil Adaları, Hindistan, Endonezya, Arabistan’ın güney doğu kıyıları, Eritre’de Kızıldeniz sahilidir.

Avrupa’da İngilizler ve Ruslar kahveyi hemen hiç içmezler: bol bol çay kullanırlar. Akdeniz havzası kavimleri, İspanyollar, İtalyanlar, Araplar, Fransızlar, Türkler çok kahve içer. Çin ve Japonya’da kahve hemen hemen hiç içilmez.

Şimdiki Brüksel Fuarında olduğu gibi, 1672 yılında Paris’te açılan Saint Germain panayırında Paskal isimli İstanbullu bir “Ermeni Türk Kahvesi adıyla bir dükkân açmıştı. Maliban adlı diğer bir Ermeni. Paskal’ın gördüğü rağbet üzerine ikinci bir dükkân açtı. Kahveleri ucuz olsun diye İstanbul’dan getiriyordu. O zamanlar Fransa’da kahve çok pahalıydı. 17 nci yüzyılın başında Viyana’da bir Polonyalı tarafından Türk kahvehanesi aldıktan sonra Londra’da ve diğer Avrupa şehirlerinde Türk kahveleri çoğaldı.

Avrupalılar kahveyi gayet iri parçalara bölüyor üzerine sıcak su haşlar ve içer. Türk kahvesi ise un gibi ince öğütülür ve sıcak su ile uzunca bir müddet pişirilir. Esaslı fark budur.

Paylaş

CEVAP VER