BERGAMA KERMESİNDE BİR GÜN. Tarihi şehir eğlence âleminde unutulmaz bir hafta yaşıyor.

0
33

(Süha TÜKEL, 1937)

BERGAMA; 23 Mayıs.

Üç, dört gündür Bergama, yerinden oynuyor. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte Bağlar kırı ovasında insan kaynıyor. Geceleri her taraftan çalgılar, şarkılar duyuluyor. Tarihi Bergama; bu haliyle sanki maziye rucu ediyor.

Davul, zurna sesleri, Bağlar kırının ortasına kurulmuş şemsiyeliklerin önünde yükseliyor. On çift zeybek, sırtlarında cepkenleri, başlarında oyalı yemenileri, kol kaldırıp diz büküyorlar. Boşlukta kavsler çizen avuçlar, parmak çıtlatmaları ile yerlerine dönüyorlar. Temsil değişmiyor; davul ayni ton üzerinden ötüyor; fakat Bergama ovasının yağlı alınlı zeybeği her dönüşte yeni bir oyun gösteriyor. Herkesin gözü Çakar Hasanda. O, zeybeklerin incisi, gözdesi. Sülün gibi kayıyor, on çiftin arasından sıyrılıp akıyor. Başka bir hava, başka bir varlık yaratıyor.

Biraz sonra Dağlı, Dörtlü Harmandalı başlıyor. Ayni zeybekler, birdenbire değişen insanlar gibi, Bergama’ya has olan bu oyunları gösteriyorlar. Ovadaki insan yığını harekete geliyor. Herkes coşuyor.

Bunu ok atma, cirit, cop kaldırma oyunları ve geçit resmi takip ediyor. Atların üzerine yapışmış gibi duran ciritçiler, bir rüzgârdan farksız. Atların yelelerine sarılmışlar, naralar savuruyorlar. Eski Türk sporu burada ihya ediliyor. Büyük bir maharetle fırlatılan ince sopalar, hedeflerinde hiç şaşmıyorlar. İki sürat rekortmeni gibi, atlılarla, onların fırlattıkları sopalar birbirleriyle âdeta yarış ediyorlar.

MEYDANLIKTA sıraya dizilmiş okçular da maharetlerini gösteriyorlar. Sadaklarından çıkardıkları okları kirişe takıyorlar. Sert pozular yayları geriyor; ovanın tutuşmuş havasında ıslıklar ötüyor. Ve yaylardan fırlayan oklar, ta uzaklarda, hedef ittihaz edilen noktada toplanıyorlar. Orta Asya’dan bizlerle birlikte buralara kadar akıp gelen kalkan oyunları, tahminden çok zevkli. Ne yazık ki, artık tarihe karışıyor; bunu bilenler gittikçe azalıyor.

Bergama ovasını yüksek bir yerden süzüyorum. Kendimi aynı Orta Asya’da, bozkırlarda buluyorum. Cirit, ok, kalkan, zeybek. Atlılar akıyor, garbe doğru koşuyor, Fırat’ı geçiyor. Atlılar durmuyor, koca Akdeniz bile bu hızı kesemiyor, şahlanmış atlar, üzerlerindeki Türk atlılarını Roma kapılarına kadar ulaştırıyorlar.

Kermes, her Türke mazisini düşündürüyor, göğsünü kabartmak fırsatını bahşediyor.

Güneş Akropol sırtlarından akıp giderken, Selimas çayının mecrasında gömülü Bergama’dan medeniyet nuru parlamağa başlıyor; elektrikler yanıyor.

Akşam her yerde hüzünlüdür. Fakat burada hayat bambaşka; geceler ayrı bir âlem. Akşam rüzgârı, Kozan yaylasının dört milyon çamından toplayıp getirdiği kokuları etrafa, yayıyor. Dört bacaktan gelmiş olanlar kafile kafile yola koyuluyorlar. Halkevinde, kahve hanelerden saz sesleri, şarkılar yükseliyor.

Bir efenin tatlı sesinin cazibesi ile bu Ieme dalıyorum. Köylü bir kadını tıpkı eşi gibi ortada görüyorum. O da oynuyor. Efeler kadınlı erkekli oynuyorlar.

Düşünüyorum: Onlar şehirlilerden çok daha evvel kadınla erkekli toplantılar yapıyorlarmış. Arada ufak farkla: Sosyetenin cazı ve dansı yerine, efenin sazı, zeybeği ile.

ZENGIN bir tarihe malik olan Bergama hakkında bir tarihçimizin atfettiği malumatı dinliyorum.

Bazilika, (Kızılavlu) şehrin hemen kenarında yükselen bu muazzam bina hakkında pek fazla malumat yok. Bir kilise mi, bir tiyatro mu olduğu meçhul. Roma eserlerinden ve bir devlet reisine ait olduğu sanılıyor.

Bergama’nın kale dışından ovaya doğru akışı da meraklı bir hâdise: Nüfusu arttıkça şehrin genişlemek ihtiyacı duyuluyor. Romalılar, ayrılarak yayılmadansa, topluluğu muhafaza etmek istiyorlar. Tam ortadan geçen Selimas çayının üstünü kaplıyorlar. Altından dereler akan, geceleri üzerinde kurulmuş binalarda uyuyanlara ninniler fısıldayan bir şehir meydana getiriyorlar.

Fakat bir gün. Müthiş bir gün. Tabiat coşuyor; cennette yaşayan insanların saadetini kıskanıyor. Fırtına, seller, kıyamet kopuyor. Rüzgârların dağlardan söküp getirdiği ağaçları, seller şehrin kıyılarına kadar taşıyorlar; menfezler tıkanıyor ve kabaran sular artık mesut Bergamalıları da önüne katıyor. Öyle bir afet ki, binlerce kişinin boğulmasa ile neticeleniyor.

Bu çayın şehrin altına saptığı kısımda bir cami göze batıyor; minaresi eğri bir cami! Bu Yıldırım Beyazıt devrine ait imiş. O zamanlar mimara sormuşlar:

– Bu caminin minaresi eğri…

– Doğrusunu herkes yapabilir. Marifet onu eğri oturtmaktadır!

***

Bergama eğleniyor. Hayır, bütün Egeliler Bergama’da toplanmışlar eğleniyorlar. İkinci Kermes de altı gün, altı gece sürecek, Kozan yaylasında Keyerlerle ağaçtan ağaca atlanacak. Çandarlının koyu mavi sularında plâj sefaları yapılacak!

Eğlence, yeni bir hayat ve neşe. Tarihte de neşe kaynağı Bergama, şimdi de eğlence yatağı oluyor!

Paylaş

CEVAP VER