BİR DEVRİN İKİ YÜZÜ (1935)

0
1035

Yıldızsız, esintisiz, ılık bir gece idi. Karşı kıyıların benek benek ışıkları, koyu karanlıkları yumuşatıyordu.

Arkadaşım bir cigara bana uzattı, bir cigara da kendisi yaktı:

Bir kadın, izzetinefsini aşkına feda eder mi? Yoksa aşkı uğrunda izzetinefsini ezer, kırar mı?

Scanned by Scan2Net

Sanki sözünü kesmişim de hemen cevap vermişim gibi ters ters kaşlarını çattı, dudaklarını buruşturarak homurdandı:

Romancıyım, hikâyeciyim, diye ukalâlığa kalkışma. Bilirim ben o palavraları. Romanları, hikâyeleri hep kafanızdan doğurup uyduracağınıza, biraz da lütfen etrafınıza göz kulak oluverin. Anlatacağım hikâye, masal değildir, iki gözüm muharririm efendim!

Beni, terslemekten hıncını alamamış olacak ki ağzından cigarasını çekti, aldı, uzaklara fırlattı:

— Demin vapurdan çıkarken bir genç kızla selâmlaştım. Sen belki de farkında olmadın. İşte bu genç kızın hikâyesini anlatacağım. Bu öyle bir hikâye ki, içinde “Âşıkane mehtaplar”, “Rakip, rakibe hileleri”, “Sevda dalavereleri”, “İnatçı analar, babalar”, “Hasetçi akrabalar” falan yok.. Bir karanlığa bir ışık düşer ve etrafını göremeyiz, ancak ışığın düştüğü yeri görürüz. İşte, benim hikâyem..

Bundan bir buçuk sene evveldi. Bir düğüne çağrılmıştım.. Düğün, Beşiktaşla Maçka arasında, eski konaklardan birinde oluyordu. Düğüne gitmek niyetinde değildim, fakat zorladılar, gitmek mecburiyetinde kaldım.

Scanned by Scan2Net

Damat, beni kapıdan karşılamıştı. Damat olan genci, nikâhta şöyle uzaktan tanımıştım ve doğrusunu söyleyeyim hiç gözüm tutmamıştı. Kendini beğenen, boyuna poşuna, alımına çalımına pek güvenen bir gençti. Ben bu tip insanlardan hoşlanmam.

Kaynata da bu evlenmeye pek razıya benzemiyordu ama kızının ayak direyişi karşısında boynunu bükmüş, sesini çıkarmamıştı.

Konağın kapısından girdiğim dakikadan itibaren, garip, nahoş bir hava sezmiştim.

Düğün çok mükemmeldi, eğlenmemem için bir sebep yoktu. Fakat doğrusunu söyleyeyim, eğlenebilmeliğim için de bir sebep yoktu!

Kapıdan girer girmez beni mustarip eden havadan sıkılıyordum. Beyoğlu barlarının cazlarından birer ikişer devşirme toplanmış bir caz, eski ahşap konağın harap bağdadilerini sarsıyor, vakitsiz gelen kış, pencereleri açtırmağa mani olduğu için, insanın kafası bağdadilerden beter sarsılıyordu.

Scanned by Scan2Net

Hele o davulcu arabın, gırtlağından çıkan madenî nâralar davulun gümbürtüsüne karışınca, kulak zarlarım değil, beyin zarlarımın zedelendiğini hissediyordum.

Davetlilerin bir kısmını tanıyordum. Hele eski mevlevî muhibbanından bir mütekait mümeyyiz bey (İ) vardı; genç kızlarla dansa kalkabilmek için bir rüşvet gibi, kendi ihtiyar karısı ile dans edişi görünmeğe değerdi. Semahanede devrana çıkmış gibi, öyle fırıl fırıl dönüyordu ki.

Zavallı ihtiyar karısına acıyacak oldum. Lâkin bunda da aldanmışım! İhtiyar kadın, vaktiyle kocasının, mevlevihanelerde eteklerini uçurarak dönerken, kendini evde bıraktığı gecelerin acısını çıkarmak istiyormuş gibi, fırıl fırıl dönmekte, genç çiftleri geride bırakacak bir atiklikle dansa kalkıyordu.

Cazın gürültüsünden, konuşanların uğultusundan, havasızlıktan bunalmıştım. İkide birde çorabını düzeltmek bahanesiyle eteğini kaldıran ve yanaklarını çukurlaştırarak, dudak ucu ile gülümseyerek biçimli bacağını gösteren genç dula bakmaktan da yorulmuştum. Bu nefis gösteriş bile gözlerimi oyalamıyordu. Yaktığım cigaraları tabla kenarında unutuyor ve bir sarhoş dalgınlığı ile bir yenisini yakıyordum.

Ayağa kalktım, kimseye sezdirmeden sofaya çıktım.

Sofada kimseler yoktu, arka bahçeye açılan kapıya doğru gittim. Bahçenin serinliği, kafamın ağırlığını dağıtacak! diye düşünüyordum.

Kapıyı usulca açtım. Eşiği sessiz adımlarla geçtim. Arka bahçenin nihayetindeki küçük köşke giden dar yolu, kuru bir ağacın dalına asılmış bir fener kör kör aydınlatıyordu.

Ayaklarımın ucuna basmaklığıma rağmen, çiyden ıslanmış           kumlar, hafif çıtırdıyordu.

Benim yalnızlığımı bozmalarını istemiyordum. Daha sessizce yürümeğe çabalıyordum. Küçük köşkün sağındaki çam kümesine doğru ilerlerken, sol taraftan bir çıtırdı duydum.

Karanlıklarda duyulan her sesin, küçük çıtırtıların bile manaları, şekilleri oluyor.

Bu ürkek bir çıtırtı idi. Bir kedi ağaçtan atlamış olabilirdi.

Fakat kısa bir sessizlikten sonra, tekrar ikinci bir çıtırtı oldu. Semt ıssız, vakit gece yarısını geçmişti. Issız bahçelerde, bahçeli köşk, konak aralarında, gece yarıları kısmet aramağa çıkan serserilerin, çapulcuların, bir düğün evinin etrafını kolaçan edecekleri ve böyle yağlı bir fırsatı kaçırmak istemeyecekleri muhakkaktı.

Benim, ansızın bahçeye çıkışım, bu gece kuşlarını şaşırtmış, ürkütmüş olabilirdi.

Hemen cebimden tabancamı çıkardım; elime alarak çıtırtının geldiği tarafa yürüdüm, kısık kısık bağırdım!

–  Kıpırdama yakarım!

Toprak, tekrar ürkek ürkek çıtırdadı ve ince hıçkırık gibi bir ses duydum:

– Durun durun.

Ağır ağır yaklaştım ve tabanca tu tan elim, yanıma sarkıverdi. Karşımda zayıf, süzük yüzlü bir genç kız duruyordu.

Bu kız kimdi? Kim olabilirdi? Burada ne arıyordu? Bir hırsız gibi sessiz sessiz, sinsi sinsi dolaşmasından ev halkından olmadığı anlaşılıyordu Sordum:

–  Kimsin kızım?

Genç kız, başını önüne iğdi, omuzları sarsıla sarsıla ağlamağa başladı. Bana büsbütün merak olmuştu. Tabancamı cebime koydum ve daha iyi görmek için kuru dala asılmış feneri aldım, genç kızın yüzüne tuttum.

Bu kızın yüzünü, kaşını gözünü, giyinişini anlatmayacağım. Bana söylediklerini aynen sana söyleyeceğim. O kadar.

Ellerini yüzünü kapamıştı:

– Feneri söndürün!

Feneri söndürdüm; o elimden tuttu ve beni küçük köşkün sağındaki çam kümesine doğru sürükledi:

– Buradan sesimizi duymazlar. Siz beni belki bir hırsız sandınız! Hayır! Bu gece güvey girecek olan alçak, benim nişanlımdı. Benimle evlenmeği vaat etmişti. Beni günlerce, haftalarca avuttu, oyaladı. Ben fakir!

Ne bileyim! Bu zengin partiye çatınca beni yakadan atıverdi. Evet, başka sebep yok! Onun aldığı kızı, uzaktan tanıyorum. Zararsız bir kız! Bakın öyle manasız kıskanç değilim. Yalnız merak ettim, çok istedim. Benden daha güzel mi?

Hem genç, hem de zengin… Ağır tuvaletler, inciler, zümrütler, yakutlar içinde elbette her zamandan daha güzel, daha şirin, daha alımlı olması lâzım gelmez mi? Pencere kenarlarından, panjur aralarından baktım. Gelini umduğum gibi güzel ve neşeli bulmadım. Keşki güzel, neşeli olsaydı!

Elimi tuttu, sıktı. Yalvarır gibi yüzüme baktı:

– Beni gördüğünüzü kimseye söylemeyin.

Benden ayrılırken kendi kendine söylenir gibi fısıldadı:

– Gelin daha güzel, daha şirin, daha alımlı, bilhassa daha neşeli olmalı idi. Çünkü bir zamanlar, bütün kalbimle bağlandığım o alçağın, bu I kadar düşkün, bayağı ruhlu olduğunu görmek, anlamak, beni aşk acısından ziyade harap ediyor.

Mahmud Yesari 1935

CEVAP VER