ESKİ DEVİRLERDE HIDIRELLEZ

0
999
Scanned by Scan2Net

Bugün Hıdrellez, Kâğıthane’ye gitmeyecek miyiz?

Dedikleri zaman birdenbire şaşırdım. Kendi kendime:

— Ne kadar da erken geldi bu yıl!.. dedim.

Evet ne kadar da erken geldi bu yıl, daha dün kırlar sessiz ve neşesizdi. Daha sırtımızda palto titreyerek dolaşıyorduk. Ne çabuk çiçeklerin göğsünde böcekler konuşmaya başladı. Loş, kuytu ağaç altlarında yatan gölgeler var demek…

Scanned by Scan2Net

Bugün hıdrellez mi?.. Öyleyse bahar başladı demek… kızıl dudaklı, genç kız ruhlu İstanbul baharı!.. Yine her zamanki gibi bin bir renk içinde, her zamanki kadar ihtişamlı, baştanbaşa süslü olarak karşımızda gülümsedi demek…

İstanbul’un baharı neye benzer bilir misiniz?.. Bol, bayıltıcı kokularla dolu, havaî, aşifte meşrep bir kadın odasına! orada her şey vardır: Zevk, kahkaha, gürültü, eğlence, sükûnet, neşe ve nihayet öpücük!.

İstanbul’un baharı!., arzu, şehvet, temellük taşan güzel gözlerde ihtiras gibidir. Bunlar, o kadar birbirlerine bakar, birbirlerine kuvvet, kudret, azamet, mana, zevk ve iştiha verir.

Bunun içindir ki, İstanbullular baharın geldiğini Hıdrellezin gelişinden anlarlar. Ve o gün akın akın kırlara taşınırlar.

Bugünde öyle yapacak İstanbullular… Çantasını, sepetini nevale ile dolduran keyif ehli insanlar, Kâğıthane’ye koşacak, Çamlıca’da, Okmeydanı’nda, Mecidiye köyünde, Fikir tepesinde, Beykoz çayırında, velhasıl İstanbul’un birçok güzel köşelerinde gülecek, eğlenecek, oynayacak, kırlar şen ve şakrak kahkahaların akisleri ile bir cennet köşesini andıracak.

Hıdrellez birkaç şeyin başlangıcıdır:

1 — Eski ziraî yılın başlangıcı

2 — Kır âlemlerinin başlangıcı

3 — Çingenelerin bayramı

4 — Ortodoksların ( Ayayorgi ) yortusu…

Scanned by Scan2Net

Efsanelerle aranız bilmem nasıldır?. İnanır mısınız böyle şeylere… Binlerce ve binlerce efsanelerden birine göre, Hızır Aleyhisselam 23 Nisanda – rumi takvime göre bugün – kırlara çıkar, çimenlerin üstünde oturur. Yeşil yamaçlarda dolaşır, rast geldiği insanlara saadet ve neşe ekseri sunar, rahat ve huzur isteyenlerin ricalarını reddetmez, “ebedî saadet” in sırrını bulmak isteyenlere kırlarda dolaşmalarını tavsiye edermiş!

İşte “ebedî saadet” tılsımım bulmak isteyenler, 23 Nisanda kırlara çıkarlar, çimenlere oturarak Hızırı görmeğe çalışırlar!

Hıdrellez, bir bahar müjdecisi ve ebedî saadet mübeşşiri olarak yalnız İstanbul’da karşılanmaz ve kutlanılmazdı. Rumeli ve Anadolu’nun her köşe ve bucağında kutlanırdı. Halk o gün kırlara ve bağlara çıkarlar ırmak kıyılarında, dere kenarlarında kuzular çevirirler, kebaplar püryan ederlerdi.

İstanbul’da, daha bir hafta evvelinden Hıdrellez hazırlıklarına başlanırdı. Paşa ve rical aileleri, zenginler akrabalara, uzak semtlerdeki dostlara davetnameler gönderirlerdi. Fukaralar, halleri yerlerinde olmayanlar saraflardan faizle para alırlar, memurlar daire odacılarına aylıklarını kırdırırlardı. Kadınlar yatak takımlarını, gelinlik duvaklarını meşhur tefeci Reşide hanıma rehine korlar, aldıkları paralarla birkaç okka kuzu, birkaç marul tedarik ederek Kâğıthane safalarına iştirak ederler, oraya kadar uzayamazlarsa, kale dışındaki çayırlara çıkarlardı.

Bu gibilerden bazıları hakkında da şöyle denirdi:

— Evinin kiremitlerini satmışta gelmiş!

Hıdrellezin gelmesini herkesten ziyade genç kızlar beklerlerdi. Her mahallenin genç kızları, Hıdrellezden bir gün evvel, akşam üzeri ellerinde içi su dolu toprak kavanozlar komşu komşu dolaşırlar:

— Kız Fatma at niyetini!

— Teyze sen de atmaz mısın?

— Kuzum yenge sen de at!

Diyerek, hülyalarının şiiriyle yaşayan mahmur gözlü genç kızlara, kirpiklerinin gölgelerinde daha birkaç ay evvel kaybettiği “ayali” nin hayal ettiren dul kadınlara kavanozu uzadı. O zaman, uzun kumral saçları pembe topuklarına değen kınalı parmaklı kızlar, gözleri ihtiras ateşleri ile alev alev yanan dullar, evin küçük beğine sevdalı ahretlikler elle ine ne geçerse atarlardı: Pantalon düğmesi, firkete, mavi boncuk, bakır on paralık, işporta malı yüzük, teki kaybolmuş necef küpe, misvak parçası, at kestanesi.

Bu ameliye bittikten sonra kavanozun ağzı muhakkak kırmızı gazboyamasile örtülür, bir gül ağacının altına bırakılırdı. Kavanoz sabaha kadar orada kalırdı.

Sabah gayet erken, niyet kavanozuna öteberi atanlar ağacın altına giderlerdi. O zaman kızlardanbiri – bunun bakire olması şarttı – Besmele ile gazboyamasını çözer, niyetleri çekmeğe başlar, çekerken de kıvrak bir ahenkle (manî) ler okurdu:

Ay aydındır varamam.

Bir demet gül olamam.

Ay buluta girerse,

Bağlasalar duramam!

Çayır ince biçilmez, Su bulanık içilmez,

Bana derler yardan geç,

Yar tatlıdır geçilmez!

Dağlar dağladı beni,

Gören ağladı beni.

Değme zencir kâr etmez,

Gönül bağladı beni!

Akşam oldu ikindi.

Mum şamdana dikildi!

Ellerin yâri geldi Benim boynum büküldü!

Ay doğar sini gibi,

Dolanır selvi gibi,

Ayşeden koku gelir, ilkbahar gülü gibi.

Eski Hıdrellez günleri geçerdi. Yeşermiş çayırlan, fışkıran katırtırnaklarının ortasında, önlerinde davul, dümbelek, darbuka, zilli maşa, zurna, klarnet, keman ve uttan mürekkep saz takımları olduğu halde, mavi, kırmızı yeldirmelerinin etekleriyle uçuyormuş gibi yürüyen, kâh eller belde, kâh oynaya oynaya, göbek kıvıra kıvıra ilerleyen bakır renginde, esmere yakın, kapkara, boy boy, biçim biçim, karakaşlı, kıvır kıvır güzel. Şuh ve çapkın Çingene kızları ve kadınları gezerler, dere kenarlarında, içki sofralarında şarkı söylerler, (yallah! yallah !) diyerek karşılama oynarlardı.

Türlü türlü renkte çarşaf ferace ve yeldirme giymiş, ağır başlı, usturuplu, şuh, fetian, hanım hanımcık, aşifte kadınlar çayırda dolaşırlar, mektup alıp verirler, gençlerle işaretleşirler, dere kenarında uslu uslu otururlardı.

Sivri sakallı, perçemli bıyıklı, boyunlarında renk renk ipekli mendiller taşıyan bir sürü erkekler, Bolulu aşçılar, kunduracı çırakları, kalem efendileri, müzellef sakallı softalar, koltukçular, mahalle bıçkınları, tulumbacı ağaları, matizler, toy medrese talebeleri, panayırcılar, fındıkçılar, fırıldakçılar, yankesiciler, beyler, yaverler, göz süzerek lâf atarak, gülerek, sırıtarak zanparalık yaparlardı.

Saz sandallarının arkasına yüzlerce ve yüzlerce sandal, kayık, kik takılır, kıvrak ve çapkın nağmeler, gümüş yapraklı söğütlerin gölgelendirdiği dere kenarlarında, Halicin kıyılarında sonsuz akisler bırakırdı.

Bu saz, şarkı, kahkaha ve gazel, bu hay ve huy arasında hokkabazlar sandalların içinde hünerler, zurna peşrevleri yaparlardı. Uzun külâhlı, sarı sakallı (Portakal oğlu) elindeki zurna yı öttürmek istedikçe, ustası binbirlâf bularak mâni olurdu. Nihayet palyaço bir fırsatını bulur, zurnayı ağzına götürür, üfler ve üfler üflemez yüzü gözü un içinde kalırdı.

Hıdrellezde yenilen en makbul ye- yemekler şunlardı: Kuzu dolması, irmik helvası… Bunlar ya evlerde yapılır yahut gece yarısında Kâğıthane yolunu tutan aşçılar, bir köşede ocağını yakar, ev halkı gelinceye kadar kuzuyu çevirir, yaprak dolmasını sarar, helvayı kıvamına getirirdi.

Çayırın hangi tarafına baksanız kazanların, tencerelerin kaynadığını, börek tepsilerinin sıralandığını görürdünüz. Bir kısım halk siniler etrafında vaktini yemekle geçirir, gırtlağından başka bir şey düşünmezdi. Bir kısmı da rakı içer, zurna çaldırır, çingene kızlarını oynatarak eğlenirlerdi.

Kâğıthane dönüşü büsbütün başka bir âlemdi. Başka bir eğlenceydi bu… Dönüş karadan ziyade denizden olurdu. Kırmızı kadife döşemeli, kenarları altın zıhlı piyadeler, kikler, iki çifte, üç çifte sandallar, pazar kayıkları, alâmanalar, Arap mavnaları, futalar Kâğıthane ağzından başlayarak, Karaağaç, Sütlüceye doğru âdeta girift olurlar, ne ileri gidebilirler, ne geri dönmek imkânım bulabilirlerdi. Sandaldan sandala, kayıktan kayığa atlayarak, bir yakadan diğer yakaya geçilebilirdi.

Mahalle delikanlıları, İstanbul külhanbeyleri, kenarlarında meşaleler yaktıkları büyük alâmana kayıklarının içinde bir taraftan rakı içerler, bir tarafdan da bir teviye zil döverler, klârnet, zurna çalarlar, kayığın kıç ve baş güvertelerinde (çifte telli), (Arap havası) oynarlardı.

Düşünüyorum.

http://www.levitra-easy.com/

Paylaş

CEVAP VER