ESKİ İSTANBUL’UN SEYYAR ESNAFLARI

0
381

Yazan: Nahit Saim BİLGE (Hafta 1959)

Eski İstanbul esnafı çok kanaatkârdı. Esnaf hesabını umumiyetle “çetele” ile tutardı.

Yangın duvarlarının evleri birbirinden ayırdığı eski mahalleler köşe, bucak müstesna artık tarihe karışmıştır diyebiliriz.

Yangın duvarları ahşap binaların bir tarafında dama kadar uzanmış olup, ocak bacaları bunun içinden geçer ve buradan yükselirdi. Buna rağmen yangın afetinin kül ettiği nice semtler vardır. Bilhassa yazın olan ve patlıcan mevsimi yangını diye isimlendirilen meşhur yangınlar İstanbul’un sosyal tarihine geçmiştir. Bir iki saat içinde kül olan mahalleden ayakta yalnız bu yangın duvarıyla türbeler kalırdı.

Eski İstanbul mahalleleri bütün hususiyetleriyle neşe ve ıstırabı beraberce paylaşan içtimai bir toplumdu. Konu komşu arasında bağlılık ve tesanüt bunun en büyük nişanesidir.

Arnavut kaldırım, denilen taş sokaklarıyla dolambaçlı eski mahallelerde ilk canlılık sabah ezanıyla başlardı. Mahallenin küçük mescidinde okunan ezan, evlerin arkasındaki bahçeleri birbirinden ayıran tahta perdenin üzerine sıçrayan horozun sesinden sonra duyulurdu.

Yanık içli bir ses mahalle sakinlerini namaza davet ederken evin efendisi kallavi fincan içinde sabah kahvesini cumbanın önündeki sedirde çoktan içip bitirmiştir.

Efendinin besmele ile kapıdan çıkmasıyla mahallede yeni bir hayatın sayfası açılırdı.

Yaşlılar, namaz sonrası ekseriya mahalle kahvesinde toplanırlar, bir kısmı da çarşı, pazarın yolunu tutarlardı.

Mahalleden geçen seyyar esnaf mevsime göre çeşitli olmakla beraber, gedikli olan satıcıların başında ekmekçi gelirdi. Atın iki tarafına asılı iki büyük sandık yahut kapaklı sepet içinde bulunan ekmek on para, beş para gibi daha açık bir ifadeyle çok cüz’i bir urla karla, hem de hesap aydan aya görülürdü. Umumiyetle eski esnaf çok kanaatkârdı insanlardı. Ekmekçinin arkasında sütçü kendine has sesiyle mahallede görünür, kapı aralıklarından uzanan kuşhaneye (tencerenin küçüğü) konulan süt hem yağlı olup, esasen o devirlerde su karıştırmak insanın aklına gelmezdi. Süt hesabı da ekmek gibi aydan aya görülürdü. O devirlerde bu çeşit esnaf umumiyetle “ÇETELE” tutardı. Çetele kalın bir ağaç parçası olun çakı ile üzeri çentilirdi. Biri evde, biri de esnafta kalan bu ağaç parçaları yan yana getirilerek işaretlenirdi. Bazı esnaf bu kertilen çeteleri tek çizer ve yalnız hane sahibinde kalırdı. O devirlerde alıcı ve verici arasında itimat sonsuzdu. Bu arada gazeteci kendi has sesiyle mahalle kahvesinden sonra etrafı dolanır. Bir biri arkasına isimleri sıralayarak bağırır, İkdam, Vakit, Tanin, Tasfiri Efkar, Tercüman, Karagöz, Geveze, İncili Çavuş… Süratle bir mahalleden başka bir mahalleye geçerdi.

Gedikli esnafın başlıcalarından biri olan ciğerci, uzanan bir sesle bağırarak mahalleyi çınlatır, bir anda yüzlerce kedi etrafını sarardı. Sabahtan sokak kapısının pervazına aslan çengele, evin kedisine göre ısmarlanmış ciğeri kesip astıktan sonra öbür kapıya geçerdi. Çengelden içeri alınan ciğer, evin içinde söylenen kedi isimleri mangal yahut ocak başında şekerlemeye dalan kedi işitince birden bir ok gibi yerinden fırlardı. (Tekir, Pamuk, Arap, Samur, Amber Alaca, Sarı, Karagöz.) Ciğer umumiyetle omuzda taşınan uzun bir sırığa geçirilmiş olarak satanlar ve hallaç ayda bir mahalleden geçerdi. Camların tenekeci esnafı da umumiyetle Yahudi’ydi. Camların eski ahşap binalarda çabuk kırılması ve su oluklarının çabuk bozulması bu karlı işe de Musevileri sürüklemişti.

Çocukları ilgilendiren esnafların başında Eyüp oyuncağı satanlar gelirdi. Sırtında taşıdığı askı üzerinde tahta beşikler, arabalar, düdüklü, aynalı küçük testiler, fırıldaklar, hacıyatmaz, topaçlar, kaynana zırıltıları, kursak düdükler, kavallar bulunurdu. Oyuncakçı dedenin kursak öttürerek çaldığı Cezayir marşı mahallede duyulmaya başlayınca çocuklar annelerine koşup onları oyuncak almağa zorlaması bir olurdu. Sırtında heybesi, elinde eleği ile leblebici, baston ve horoz şekeri satan şekerci, birbirini takip ederdi. Mevsim sonbahar ise şekerci, elma şekeri de yapardı. Şekercinin sattığı çifte kavrulmuş, yani, küçük sert lokum ağızda çabuk erimemesi bakımından çocuklar tarafından çok sevilirdi.

Kuşlokumu: bir kandil simidi büyüklüğünde olup bisküviti andıran bu yuvarlak kurabiyeyi ihtiyar ve küçükler çok severdi. Kuşlokumu bugünkü bisküvitten başka bir şey değildir. Yalnız şeklen biraz daha büyük, iyi yağdan ve sütten yapılmış olmasıdır.

Bohçacı kadın ayda bir mahalleye uğramasına rağmen her evle pek çabuk içli dışlı olurdu. Yatak çarşafı, el dokuması satan, umumiyetle orta yaşlı feleğin çemberinden geçmiş sohbetini bilir türlerdir. Ekserisi Selanik çingenesidir. Bohçacı kadınların bir hususiyeti oğlunu evlendirecek bir annenin gelin alacağı kız hakkında malumat toplamasıdır. Çünkü herhangi bir eve kolayca sokulan bohçacı kadın, o aileyi yakından görmek fırsatını kolayca bulurdu.

Ocak temizleyici ve lağım açıcı, o zamanlar büyük ihtiyacı karşılayan esnaflardandı. Elek üzerinde küçük fıçılar içinde sirke satan sirkeci, mahalleden seyrek geçer ve sirke halis üzüm suyundan yapılırdı.

Aksam üzerine doğru mevsimine göre ya turşucu yahut tahin, pekmezci geçerdi.

Keten helvacı okuduğu manilerle sevilirdi. Kapı aralığından renkli kâğıda koyduğu helvayı uzatırken kafes arkasındaki tazeleri hesaba kalarak söylediği maniden dolayı onları güldürürdü. Meşin kırbalarla evlere su taşıyan ihtiyar sakalar umumiyetle mahalle bekçisinin yakınlarıydı. Arkasında heybesi, boynunda torbası asılı, renkli şalvar, Çingene kadınının yayan bir şiveyle (fal bakar) sesi kafes arkasındaki tazeleri heyecana getirir, yalan yanlış söylediği şeyler onları günlerce avuturdu. Ayı oynatan çingenelerin tef ve zurna sesi, bakla falı bakan çingene kadınını takip ederdi.

Mahallede umumiyetle ilgi toplayan geçici esnafların başında seyyar kuklacı gelirdi. Mahallenin bir köşesine derhal dört taraflı bezle kapalı, bir insan boyundaki ve bir insanın içine girebileceği sahnesini kurar, çıngırak çalarak etrafına topladığı çocuklara küçük bir tef uzatıp para almalarını söyledikten sonra kukla başlardı. Yarım saat kadar devam eden bu oyun çocukları katıla katıla güldürürdü. Bu seyyar kukla sahnesine kuklacı esnafı ağzıyla (Hacıperişan) denirdi. Bir de yalnız bir iskemle üzerine raptedilmis altından çevrilen ve bir manivelâ ile dönen, raks eden kukla oyunu vardır ki, bu pek basit olup, kuklacının söylediği şarkıyla iskemlenin üzerindeki bebekler bir müddet dans ederlerdi.

(Abdul Leziz) Tunusta çıkar, kabuklu fıstığın bir nevi küçüğü olan bu kuru yemişi satanlar, kırmızı kısa fesli, uzun mavi püsküllü Tunuslu Araplardı.

Mevsimine göre eski İstanbul mahallelerinin bunlar gibi çeşitli seyyar esnafı vardır. Macuncu, bozacı, salepçi, pideci, susamcı, su muhallebicisi, çengel sakızcısı, sobacı, un ve acı badem kurabiyecisi, dondurmacı hallaç, kandil simitçisi gibi mevsim, zaman ve zemine göre mahalleden geçerlerdi. Fesinin üzerine yazma yemeni bağlamış, kısa poturlu, sırtında küfesi, elinde sepeti limon satıcıları da Musevi’ydi. Eski İstanbul seyyar esnafının her birinin kendine has bir kıyafeti vardı. Sesiyle, şekliyle taa uzaktan tanınırdı. Zamanla bunlar birer birer tarihe karışmıştır. Birçok medeniyetlere beşik olan tarihi İstanbul şehri, çeşitli tekâmül devreleri geçirmiştir. Ne yazık ki yarının gelecek nesillerine safha safha tanıtacak, doküman ve resimler, şehir müzesinde hemen yok gibidir. Belediye başlıca hususiyetleri, şehirlerin geçirdiği içtimai değişiklikleri gelecek nesillere aksettirmektir.

Amber Ağa Medresesine sığınmış olan Şehir Müzesinin tarihi İstanbul şehrine yakışır bir şekilde daha geniş bir ölçüde modern bir binada kurulması gerekir. Şehrin sosyal kalkınmasını devir devir bütün hususiyetleriyle aksettiren bir Belediye Müzesi, turizm kaynağı olan İstanbul’un çok renkli bir köşesi olacağı muhakkaktır.

Tarihi abidelerin meydana çıkmasıyla Türk sanatı bir önem kazanırken, İstanbul şehrinin sosyal hayatını aksettiren modern bir Belediye Müzesi bir ihtiyaç halinde kendini belli etmektedir.

Paylaş

CEVAP VER