İSTANBUL’DA KAYBOLAN KÖŞE SAHAFLAR ÇARŞISI (1941)

0
1323
Scanned by Scan2Net

Bugün Sahaflar çarşısı kaldırımlarına ve dükkanlarının önüne dökülmüş eski kitaplarla, pek az müşteri çeken kuytu bir köşedir.

Yazan: İbrahim ALAETTİN

KÜÇÜKKEN oradan ihtiram ile ve ehemmiyetle geçerdim. Çocuk gözleri için dar sokak ve küçük dükkân yoktur. Bu eğri büğrü yoldaki barakalar dizisi bana hiç de tuhaf gelmezdi. Abani veya beyaz sarıklı dükkâncılar, sokak seviyesinden yarım metre yüksek halı örtülü peykelerinde diz çökmüş yahut bağdaş kurmuş otururlar, yanlarında raf raf, yığın yığın kitaplar, ya sarı yapraklı bir cildi karıştırırlar yahut eli tespihli efendilerle sohbet ve pazarlık ederlerdi.

Kırk sene evvel Sahaflar ve hakkâklar çarşısının revacı henüz düşmemişti. Kitapçılar gibi mühürcülerin ve tespihçilerin de gelip geçenlerden müşterisi eksik olmaz, meraklı aşinaları, zengin ve antika meraklısı ziyaretçileri bulunurdu. Arasıra çarşıya nadide bir kitap yahut «alay» dedikleri dağınık kitap yığını gelir ve bunlar mezat edilirdi. Muallim Naci ve İbnilemin Mahmut Kemal ucuz düşürüp aldıkları böyle “alay” kitapları arasında eşsiz ve kıymetli eserler ve vesikalar bulduklarını hikaye ederler.

Scanned by Scan2Net

Beyazıt tarafındaki kapıya adını veren kaşıkçılar, bahsettiğim zamanlarda galiba birkaç dükkân kalmıştı. Ötekilerin büyük bir kısmını sahaflar, on beş, yirmi kadar barakayı da mühürcüler ve tespihçiler işgal ederlerdi.

Eski Ramazan sergilerinin kurulduğu camiin iç avlusu gibi, çınarlı ve güvercinli meydancıktan Kapalı- çarşıya götüren bu geçit, yani dış avlu da İstanbul’un hususî simalarından biriydi. Onun dünkü halini tanıyanlar şimdi oradan geçerken bir şeyhülislâm konağının enkazı içinde yürür gibi olurlar.

Belediyenin bu çarşıyı artık büsbütün kaldıracağını haber aldığım zaman hiç üzülmedim. Hayattaki değerleri ne olursa olsun ölüler mutlaka gömülmelidir. Zaten Sahaflar, Kapalıçarşı içindeki eski yerlerinden buraya taşınmaya başladıkları tarihten beri sahaflığın kıymeti az çok düşmüş olacaktır. Çünkü Sahaf çarşısı cevahir bedestenine komşu iken nefis yazıları ve altın tezhiplerde elmas değerinde meta alıp satarlardı.

Bu eğri büğrü barakalar çarşısının hayatı nihayet iki yüz seneliktir. Daha önce camiin bu dış avlusu arkadaki taş mektebin çocuklarına teneffüs bahçesi vazifesini görürmüş. Kırım muharebesi sıralarında İstanbul’da bir hayli Tunuslu türemiş ve bunlar cami avlularında fes vesaire satmaya başlamışlar. Heybe ve çuval içinde yapılan bu alış verişler yavaş yavaş işportalara ve seyyar tezgâhlara istihale etmiş ve Evkaf, yer kirası alarak barakalar yapılmasına müsaade edince bugünkü çarşı meydana gelmiş.

Fesçilerden sonra kaşıkçılar, onlardan sonra da hakkâklar ve İranlı sahaflar yer tutmaya başlamışlar. Bugünkü sahafların en eskisi olan Riza, meşhur Nasrullah efendinin oğludur ki, onun da babası Riza Efendi Sahaf çarşısının ilk kitapçılarından biridir. Yetmiş, seksen yıl önce basılmış bazı risalelerde tabı sıfatı ile adı görülür. Bir zamanlar sayısı elliye yaklaşan sahaflardan bugün orada yalnız üç, beş dükkân kaldı. En eskisi olan Riza Nasrullah bile dükkânını dışarıya, Hakkâklar kapısının karşı tarafına nakletti.

İçerde size eski kitapların mahiyetinden haber verebilecek salâhiyette yalnız Rizeli Hulûsi (efendi) vardır. Eskiden sayısı 17 olan mühürcülerden bugün içeride yalnız Fehmi (efendi) kalmış bulunuyor. Meşhur hakkâk Yümnizade Yümnü dahi modern vasıtalarla ilerlettiği sanatına dışarıda, umumî kütüphaneye yakın olan mağazasında devam ediyor.

Fesçilikle başlayan Sahaflar çarşısının hayatı çorapçılıkla sonuna ermiş, yani baştan ayağa düşmüş demektir.

60-70 sene evvel bakırcılar, Beyazıt meydanının tam ortasında imiş. Abdülâziz Avrupa seyahatinden dönüşünde Paristeki zafer takını taklit eden kapısı ile eski Seraskerlik dairesini (Üniversite binasını) ve Büyük Fuat paşa da konağını, yani bugünkü Askerî Tıbbiye binasını yaptırırken meydan açılmış ve bakırcılar şimdi bulundukları dükkânlara geçirilmiştir.

Ben düşünürüm ki, Beyazıt bir Üniversite mahallesi haline geldiğine göre bakırcıların artık orada işi yoktur. Onlardan boşalacak dükkânlara kitapçılar ve sahaflar yerleşmeli ve memlekette daima lâzım olan Bouquiniste’lik canlandırılmalıdır, İstanbul’da kaybolan bir köşenin hüznü bu suretle teselli edilmiş olur.

İbrahim Alâettin Gövsa

Paylaş

CEVAP VER