NAZIMLA KONUŞTUM (1935)

0
676
Scanned by Scan2Net

ŞAİR Nâzım Hikmetin bilinen başlıca hususiyetlerinden birisi de fikir kavgalarındaki hudutsuz cesaretidir.

Fakat buna rağmen Peyami’nin kendisine son yaptığı savletten sonra, kavgacı şairin gür sesini hâlâ duymadık.

Fikir sahnesinin meraklı seyircileri onun sükûtuna ya makul, ya saçma manalar verdiler, yahut mana vermekte izharı aczettiler.

Bu tezadın uyandırdığı yenilmez merakdır ki, bende şairi dinlemek isteğini uyandırdı.

Onunla karşılaşınca, aklıma gelen tek ihtimali tahminde ne dereceye kadar isabet gösterebildiğimi anlamak istedim ve Peyami’nin kendisine hücum eden satırlarını okuyup okumadığını sordum. Onun verdiği cevap zannımı tekzip etti.

Scanned by Scan2Net

Zira Nâzım:

– Şu, dedi, küçük sermayedarlarından bulunduğu mecmuada çıkan yazısından bahsediyorsan gördüm ve okudum.

Ve kendisine çok yaraşan o şeytanî istihza ile ilâve etti:

– O yazı çok dikkate değer bir vesikadır. Fakat şahsımın da mevzu bahsedildiği bu vesikaya şahsen cevap vermeyi aklımdan bile geçirmedim. Çünkü bu bir müdafaa olurdu. Hâlbuki bir insanın Peyami’den korunmaya lüzum görmesi fazla tuhaf kaçar.

Eğer mutlaka bir şeyler söylememi istiyorsan, bu vesika ve onun muharriri etrafında konuşabiliriz.

Fakat bir şartla: kendimden ancak bir üçüncü şahıs gibi söz açacağım ve bu bahsi, objektif bir tetkik mevzuu diye ele alacağım!

Haklı şartını kabulüm üzerine söze başlayan muhatabım:

– Peyami’, dedi, sosyal bakımdan, şayanı dikkat ve arsıulusal bir tiptir. Çünkü onun sürülerle benzerine, sade Türkiye’de değil, birçok büyük Avrupa şehirlerinde de rastlanır.

Ve onlar, yani Peyami’ ve benzerleri sosyal temelleri çürümüş bir cins küçük burjuva münevverliğinin marka malı olmuş öyle numuneleridir ki ideoloji bakımından karanlık bir çıkmaz içinde çırpınır dururlar.

Tabii bunları Peyami’yi şahsen tahkir etmek için söylemediğimi anlarsın. Bir doktorun bir hasta için veremdir, demesi, nasıl onu tahkir sayılmazsa Peyami’nin bu sosyal hüviyetini anlatmak da öylece hakaret ve küfür değildir.

Hem Peyami’nin teşhisinde ileri sürdüğüm bu iddiayı ispat için şu son vesikayı bir kere gözden geçirmek kâfidir.

Çünkü o yazıda marka malı olmuş küçük burjuva münevverliğinin, karakteri ve düşünüş hususiyetleri gün gibi meydana çıkmaktadır.

Şairden bu hususiyetleri anlatmasını istedim, cevap verdi;

– İlme dayanan herhangi bir sosyoloji kitabı bize der ki:

“- Mütereddi küçük burjuva münevverliğinin en dikkate değer hususiyetlerinden birisi, nazariyede dehşetli reybî ve septik görünmeleridir. Fakat bunlar hayatta nazariyedeki reybîliklerine rağmen maddî çıkarları mevzubahs olunca çok pratiktirler ve böylelikle de yaşayışlarında hayli derin tezatlara düşerler.”

İşte o söylediğim yazıda, bu karakter hususiyetinin birçok misallerini bulabilirsin.

Meselâ tetkik ettiğimiz bu tip diyor ki:

“- Ben herhangi bir fikre taassubla bağlanarak şahsiyetlerini kaybeden bütün sürü a damlarını kastettim.”

O, bu satırları ile de, nazarî septikliğini bir defa daha ortaya atmış oluyor : Âlâ, güzel.. Ancak, diğer taraftan biz biliyoruz ki herhangi bir fikre taassupla bağlanmanın insanı bir sürü adamı haline soktuğunu söyleyen bu tip, meselâ masonluk fikrine ve idealine kör bir taassup ve müthiş bir imanla bağlanmıştı ve bu bağlanışta o kadar ileri varmıştı ki, bir mason locasına girebilmek için üç defa eşik aşındırıp, üç defa reddedilmeyi bile göze almıştı. Ana akideleri malûm hudutları çizilmiş, nizamnamesi mazbut ve matbu olan Maşrıkı Azam ideolojisine bu kadar taassupla bağlanmak, onun âzası olmak idealini bu derece benimsemek, sürüye istida verip sürü adamı olmak istemek değildir de nedir?

Ve şimdi, sorarım sana, bu tipin nazariyesiyle pratiği, yani düşüncesiyle, hareketi arasındaki tezat; masonluktan maddî bir çıkar ummasından başka neye atfedilebilir ki?

Sonra aynı satırlarında, dikkate değer bir başka noktada var. Tetkik ettiğimiz bu tip: “Herhangi bir fikre bağlanmak” demiyor, ortaya taassup kelimesini de sokuyor ve “herhangi bir fikre taassupla bağlanmak” diyor. Böylelikle de pratik dehasını göstermiş oluyor.

Nâzım, sözüne biraz fasıla verdikten sonra devam etti:

– Şu, dedi, mütereddi küçük burjuva münevverlerinin karakter hususiyetleri saymakla tükenir soydan değildir. Meselâ aklıma geliveren bir ikinci ve birinciden mühimini söyleyeyim:

Onlar, şöhret ihtiraslarını ve maddî refahlarını doyurmak uğrunda en aşağılık vasıtalara başvurmaktan çekinmezler.

Nitekim tetkik ettiğimiz bu tip, aynı vesikada, bize bunun misalini de veriyor.

– Nasıl?

– Nasıl mı? Yine aynı yazısında bugün yanında çalıştığı bir başmuharrirden evvelâ sitayişle bahsediyor. Fakat az aşağıda aynı muharririn mazisini, onun vaktiyle çıkardığı mecmua için şu satırları yazarak jurnal ediyor:

– “Resimli Ay putları yıkıyoruz serisi altında nasyonalistlere taarruza başladı!”

Eğer kös dinlemiş bir adam olmasaydım, onun jurnalciliğini, aynı yazı içinde bana ait olan bazı satırlarla da ispat ederdim.

Fakat ben onun, fazla delile ihtiyaç göstermeyecek kadar malûm olan bu tabiatını, bilmem kaçıncı defa isbatı lüzumsuz sayıyorum.

Ve bu itibarla, bizim küçük burjuvanın bir başka hususiyetine geçmeyi tercih ediyorum.

Nâzım, göz gezdirdiği mecmuayı önüme uzattı!

– Gene aynı yazıda düştüğü tezat çeşitlerini anlamak için evvelâ şu cümleye bak! Bunda diyor ki:

“- Nâzım şiirlerini okudu. Ve gözlerinde zindandan kalan rutubet, bir fikir için, eziyet çeken her gencin lâyık olduğu büyük sevgiyi, alkışı ona kazandırdı.”

Şimdi bir de yirmi satır aşağıda yazdığı şu cümleye bak.

“- Nâzım fikirleri için değil, kendi istediği için takip edilmiştir.”

Beğendin mi? Bir cümleye göre Nazım Hikmet; bir fikir için eziyet çekmiştir. Öteki cümleye göre ise, bir fikir için eziyet çekmemiş, eziyet çekmek istediği için bir fikir sahibi olmuştur.

Böyle perhiz, böyle lahana turşusu görmüşlüğün var mıydı?

Bu sualin veremeyeceğim cevabından kaçınmanın yolunu bahsi değiştirmekte buldum. Ve sordum:

– Peyami’’nin iddiasına nazaran sen gazetelerde sık sık ismin geçmezse, unutulmaktan korkar ve rahatsız olur muşsun?

Nâzım Hikmet gülerek cevap verdi:

– Tetkik ettiğimiz tipin hususiyetlerinden biri de kendi zaaflarını başkalarında görmek isteyişidir. Bu tıpkı, bir esrarkeşin, etrafındaki ayıkları da kendi halinde görmeye çalışarak teselli bulmaya çabalayışına benzer.

Eğer Peyami’, bu ithamı ile sadece kendi zaafını başkalarında da görmekle teselli bulmaya çalışsaydı ben cevap olarak:

– Eğer Nazım Hikmet, Peyami’nin iddia ettiği gibi unutulmaktan korkan bir şöhret hastası olsaydı, bir müstaar adla mütevazı bir geçim teminini tercih etmez, adını “Peyami’ Safa’” kadar ibtizale uğratırdı, der ve geçerdim.

Fakat o, Nâzım Hikmet için yazdığı bu satırları, Nâzım Hikmetin gölgesi olan Orhan Selimin, bundan üç hafta evel bir gazetede, Peyami’ Safa’ya koyduğu teşhisten çalıyor.

Çünkü tetkik ettiğimiz bu tip, fikri ve maddi sahadaki kendi küçük mülkiyetine dört elle sarılır. Fakat başkalarının fikirlerini Cingöz Recai taktikasiyle çalıp çırpmaktan çekinmez.

Nâzım Hikmet, sigarasını ateşledikten sonra, tıpkı muhatabının çok yanlış bir zannını tashihe lüzum gören kimselerin edası ile ilâve etti:

– Fakat sanma ki deminden beri nefes tüketişimin sebebi Peyami’ bu söylediklerimi anlar, diyedir. O, Babıâli caddesinde, çok başka usullerle had bilmeye alıştırılmıştır. Ne yapalım ki, o caddenin terbiye sistemi, maalesef, fazla iptidaîdir. Bunun içindir ki, ben de, yakında onunla, alıştığı anladığı usul dairesinde bir iki lâf edeceğim.

Fakat bu lâflarımın içinde, onun gibi “Çürük Mintan” “Vardakosta” “Aslan” “çarpuk bacak” kabilinden âlimane kelâmlar(!) edecek değilim.

Ayrılmaya hazırlanırken:

– Sen dedi, bana çok sordun. Ve ben sana çok söyledim. Biraz da ben sorayım, sen söyle bakalım.

“- Dünyanın hangi yerinde, ve hangi polisi,  insanı  kasketi ceketi, göğsü, pantolonu ve bacakları için takip eder?”

Peyami’nin “yine aynı yazı” içine bu garabeti de sığdırabileceğini ummadığım için bu sorguya mana verememiştim. Fakat Nâzım Hikmet, mecmuayı önüme sürerek güldü:

– Hâlbuki bu tetkik ettiğimiz tip yine aynı yazısında diyor ki: “polisin Nâzımı takip etmiş olduğu malûmdur. Fakat kasketini, ceketini, göğsünü ve pantolonunu, çarpık omuzlarını, ayrık bacaklarını kendi aleyhine birer jurnal olarak kullanmak isteyen Nâzımda: “İllâ beni yakalayacaksın! diye polisin peşine düşmüştür!

Bu garip kelâmı her şeyden önce, sade kılığı ile tekzip eden şair, hayretle açılan gözlerimi bularak ilâve etti:

– Ya buna ne dersin azizim?

Ayrılmadan önce buna cevap olarak aklıma gelen bir olmuş hikâyeciği anlatmaktan kendimi alamadım:

– Ahmed Haşime sormuşlar: “Bir adam, yedi katlı bir apartımanın damından düşer de berelenmezse ne dersiniz? Cevap vermiş: “tesadüf derim!”

Yine sormuşlar: “Ya aynı hal ikinci defa tekrar ederse ne dersiniz?” Haşim cevap vermiş: “Tesadüf!” derim! Fakat berikiler aynı suali, aynı şekilde üçüncü defa tekrarlayınca çileden çıkan Haşim dayanamamış ve cevap vermiş:

– Artık oradan yuvarlanmak o adamda itiyat haline gelmiştir! derim!

Ve hikâyeyi tamamladıktan sonra gülerek ilâve ettim:

– Ben de; “artık Peyami’ Safa’da da çam evirmek itiyat haline gelmiş!” derim azizim!

***

NAZIMLA KONUŞTUM – Yarım kalan konuşmanın sonu

Nâzım Hikmetten bir mektup aldım. Geçen haftaki (Yedigün) mülakatının eksik ve yarım çıktığını söylüyor ve benden bunun sebebini soruyor. Nâzım haklıdır. Kendisi ile yaptığım konuşmanın hepsini Yedi gün sahifelerinin bağlanmış ve makinaya verilmek üzere bulunmuş olmasından dolayı neşredemedim. Bundan başka bir sebep olmadığını göstermek için geçen sayıya girmeyen parçaları bu sayıda aynen neşrediyorum.

Naci Sadullah

Scanned by Scan2Net

Nâzım bahsin en meraklı tarafına gelmiş gibiydi, çabuk ve neşeli konuşuyordu.

– Bilir misin ki, her yerde, irili ufaklı provokatörler, geniş manasıyla fitne fücurlar ve casuslar,bizim bu tetkik ettiğimiz tipin, Peyami’ Safa’nın benzerleri arasından çıkar. Eğer biz Peyami’nin bu tarafını göz önüne alacak olursak, ben derim ki, Peyami, bir ihtisas mahkemeleri kaçağı mütereddi provokatördür. Ve bu mütereddi fitnenin maskesini alaşağı etmek, onun korkunç içyüzünü, bulaşık hastalıklar müzesindeki bir ibret levhası gibi ortaya çıkarmak zamanı gelmiştir.

Ben bu işi, parmaklarımın ucunda derin bir tiksinti duyarak yapacağım.

Bunu yapmak, dostlarımı bu sinsi hastalığın şehirden kurtarmak için lâzımdır.

Peyami’nin bu tarafını izâm ediyorum sanma. Ben, provokasyonların çeşidine düşürülmüş, provokatörlerin, fitnelerin envaını görmüştür adamımdır. Bu böyle olduğu halde, zaman oldu ki, Peyami beni bile kandırabildi. Arkadaşlığıma bir casus gibi girebildi.

Ben bir arkadaşlığa girişin bu garip çeşidini kendi kendime tahlile çalışırken birdenbire bir çıngırak sesiyle silkindim. Nâzım:

– Evet diyordu Peyami’nin, bu insanlar arasında gizli bir cüzzamlı gibi dolaşan Babıâli Lavrensinin boynuna bir çıngırak takmak lâzımdır ki, onun her dostluğa bir hafiye kulağı gibi açılmış yüreğinden sakına bilelim.

Ben bütün bunları, Peyami’nin boynuna bu çıngırağı takmak için söylüyorum. Yoksa emin olabilirsin ki, şahsen Peyami’ye karşı içimde, bir klinik hastasına karşı duyulan o acayip merhametten gayri bir şey yoktur.

Nâzım Hikmet, Peyami’ye karşı duyduğu bu acayip merhameti ille benim de duymamı istermiş gibi bir müddet sustuktan sonra, devam etti:

– Provokatörlerin, casusların, fitnelerin hayatlarını, üstünkörü gözden geçirmiş olanlar bile, bilirler ki, bu siyaset kuklalarını kullanan tek bir el, tek bir ip, bir tek değnek vardır : Şahsî menfaat!.. Topunun arasında bir tek müşterek hususiyet vardır: Ruhî dalalet. Ve hepsinin tek bir sonu vardır: Keyif verici zehirlerin elinde karanlık mazilerini unutmağa çalışarak ölmek. Ne yalan söyleyeyim, her şeye rağmen, bizim Babıâli Lavrensinin böyle bir sondan uzak kalmasını isterdim. Böyle bir sona çok yaklaştığı zamanlarda onu kurtarmak için, onun o karanlık muhitine bile girmeği göze alarak elimden geleni yapmışımdır.

Şimdi bunu bir nankörün ayıbını yüzüne varmak için söylemiyorum. Peyami’de, kendine iyilik eden elleri ısırmak itiyadının çok eski zamanlardan başladığını biliyorum bugün…

Yine konuşmamızın bir başka cephesine geldiğimizi, Nâzımın sigarasını tazelemesiyle anladım.

— Peyami’de, fitne fücurluk, provokatörlük illeti “Provokasyon için provokasyon!” mertebesine kadar çıkmıştır. Provokatörlük onun ruhuna işlemiş.

Peyami, bizim küçük burjuva yazıcılığında zina ve keyif verici zehirler edebiyatının mucididir. Halbuki, bu yoldaki bütün fikrî çalışmasına rağmen eserlerinde bir zina ve keyif verici zehirler kahraman değil, karanlık işler gören bir serseri tipi yaratabilmiştir: Cingöz Recai!

Bütün bir “yüksek” zina edebiyatının numuneleri olan eserleri işportaya düştüğü halde, bütün öteki romanlarından tek bir karakter ve şahsiyetin bile ayakta kalamamasına rağmen “Cingöz” hâlâ yaşıyor.

Cingöz hâlâ Peyami’nin gelir kaynağı oluyor. Bunu, eli kalem tutan bir provokatör ruhunun edebiyat sahasındaki veriminin hususiyetini göstermek için söylüyorum. Yoksa o biçare serseri Cingözün ekmeğine mâni olmak için değil…

Nâzım, şimdi, insanın kolay bir hesap meselesini çözerken duyduğu rahatlıkla konuşuyordu:

-Ben, ispat edemeyeceğim iddiaları ileri sürmekten hoşlanmam.

Yukarda, tetkik ettiğimiz tipin hususiyetlerini sayarken demiştim ki, “onun düşüncelerini, görüşlerini ve bütün bir hayat akışını idare eden tek bir dümen vardır: nefsi nefisi azizi, şahsî menfaati!”

Şimdi bu iddiamı ispat edeyim. Peyami’nin Babıâli caddesine düştüğü andan bu güne kadar geçen fikrî hayatını tetkik edersek şunu görürüz. O, boyuna sağ ve sol arasında bocalamıştır. Bir kapıya kapılandığı, cebi para gördüğü müddetçe sağa gitmiştir. Her kapılandığı kapıdan kovuluşunda, her maddî sıkıntıya düşüşünde sollaşmıştır. Fakat sağa gittiği zamanlar, sola karşı provoskasyonlar tertip eden üstat, en sollaştığı vakitler de bile sağı kollayacak kadar kurnazlık göstermiştir.

Peyami Safa’nın, insanlar ve fikirlerle olan bu mütereddi münasebetini, sana, bir misalle anlatayım.

Zamanı evaildeki dostluğumuz sıralarında Peyami maddî bir sıkıntı içindeydi.

Bu maddi sıkıntı onu sola doğru itiyordu. Bu itiş, günün birinde öyle bir haddi buldu ki, Peyami şahsen buna: “Ben senin hatırın için Marksist olurum!” demekten çekinmedi. Ben, bu “hatır için” Marksist olmanın garabetine şaşmaktan kendimi kurtaramamıştım ki, o sıralarda, Moskova’ya giden bir heyetin arasında Yakub Kadri de davet edildi. Moskova’da yapılan bir davetin içinde Yakubun bulunup kendisinin bulunmayışına ,Peyami, o kadar sinirlendi ki, her nedense, hem bana kızdı, hem Marksizme yeni baştan düşman oldu.

Dikkat ettin mi, “her nedense hem bana kızdı” dedim. Fakat bu “her nedense”nin sebebini çok geçmeden anladım.

Peyami’nin o kara günlerinde benimle yaptığı dostluk, “hatır için Marksist olmak” temayülleri, benim “bir yere” sırtımı dayamış olduğumu tevehhüm etmesiyle başlamıştı. Ve sonra, bana düşmanlığı da bu vehminin bir hakikat olmadığını anlamasıyla tebellür etti. İşte, bugüne kadar, Peyami’nin, bende affedemediği şey onu böyle bir sukutu hayale düşürüşümdür.

Ben bu sukutu hayalin dehşetini düşünürken, Nâzım, bahsin bir başka tarafına geçmişti.

– Peyami, her provokatör gibi, provokasyon ağının iplerini yalandan, ilmiklerini iftiradan örer. Ve bu ağa düşürmek istediklerini iğzap ederek, sinirlendirerek kışkırtmak ister.

Ben, ne karanlıkta gerilmiş iplerini gördüğüm bu ağa düşecek kadar toyum, ne de bir provokatöre karşı bir fikri, hele kendimi, yazıyla müdafaa edecek kadar sersem ve gülünç.

Çünkü, bilirim ki, provokatörle konuşulmaz, provokatör teşhir edilir.

Yalnız yine onu teşhir etmek için, şunu söylemek isterim:

Peyami, bir yazısında, bazı gençlerin, kendisine beni şikâyet ettiklerini yazıyor.

Bunun doğruluğuna bir dakika olsun inanmak istemem. Çünkü bana yakın olduklarını söylediği bu gençlerin, beni bir provokatöre çekiştirmeleri için onların da aynı provokasyonda Peyami’nin şerikleri olmaları lâzım gelir.

Provokatörün hemdemi provokatör gerektir.

Ve benim tanıdıklarım arasında Peyami’ye hemdem olabileceklerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdır.

Küçük bir tevakkuftan sonra, şair, sözüne devam etti:

– Her provokatör gibi, Peyami’de dehşetli korkaktır. Bu bizdeki zina ve keyif verici zehirler edebiyatının mucidi, Babıâli caddesinde, “bir daha kuvvetlisine” güvenmeden tek bir kavga yapmamıştır. Böyle bir arka bulamadığı zamanlarda ise, etrafa dalkavukluk ederek karanlık işi ört bas etmek ister. İşte bunun içindir ki, tam şu sıralarda Peyami’nin bazı genç sanatkârlar ve eski şiir ustaları için yazdığı methiyeler boşuna değildir.

Nâzım sustu sonra bir parça acılaşan bir sesle:

– Bir konuşma çerçevesinin içine şöylece sığdırabildiğim bir tip tetkiki ve bir provokatör teşhisi işini bitirmeden önce dostlara su tavsiyede bulunmağı bir vazife bilirim dedi.

Üç kişi bir yerde oturmuş konuşuyorsunuz. Mevzuunuz havaların fena gittiğidir. Eğer karşıdan onun sökün ettiğini görürseniz, susun! Peyami geliyor!

Bir matbaanın penceresi önünde duruyor, caddeye bakarak dertleşiyorsunuz. Eğer kaldırımın üstünde onun gölgesinin düştüğünü görürseniz, susun Peyami geliyor!

Bir meclistesiniz. Kapı açıldı. O, içeri girdi. Susun! Peyami geliyor.

Babıâli caddesine düşen her gencin ilk öğrenmesi lazım gelen bir parola vardır: Susun Peyami geliyor!

Naci Sadullah

 

Paylaş

CEVAP VER