SAİT FAİK’İN GÖZÜNDEN VE KALEMİNDEN: AŞİYAN MÜZESİ (1947)

0
1464

 

asiyan (3)Aşiyan Müzesinin dış görünüşü ve sol köşedeki çıkıntının üstünde talik yazı ile yazılmış “Aşiyan 1322” levhası.

 

Şair Fikret’in âşiyanı yeni ilâvelerle Edebiyatı Cedide Müzesi haline gelmiş bulunuyor. Zamanla daha çok zenginleşeceğini umduğumuz “Âşiyan Müzesiyle İstanbul yeni ve kıymetli bir müze daha kazanmış bulunmaktadır. Arkadaşımız Sait Faik bu yazısı ile sizi Edebiyatı Cedide üstatları arasında gezdirecektir. Röportajımızın yapılmasında kıymetli yardımlarını YEDİGÜN’den esirgemeyen müzenin değerli müdür Bay Zeki Afşin’e teşekkürü bir vazife sayarız.

asiyan (5)

Daha dün hafızalarda idiler. Bugün kitapları okunmaz oldu. Kimini yerdik, kimini övdük. Övülenler mi büyüktü, yerilenler mi küçüktü? Hayır. Hayatlarını bir sarp yolda harcayanlara, muhakkak bugünü şiddetle arzu eden, onun olması için çare arayanlara, işte onlara lâyık bir tepede, bir müze yaptık. Bu kadarcık olsun vazifemizi yaptık. Bir gün kendinden öncekilerin neler yaptığını, niçin ve nasıl yaptığını anlamağa bir yanar kafalı çocuk bu yoldan geçecek, orada, kendisinin yürümek istediği yolu açanların elbiselerini, mektuplarını, terliklerini, gözlüklerini, resimlerini, el yazılarını, kamış kalemlerini, hırkalarını bulacak, yazılarını anlayamadığı bu insanların hatıraları ile kendi zamanını ölçecek. Belki de elbiselerinin bitpazarında satılacağını, yamalı potinlerinin bir balıkçının oltasında çıkacağını, gözlüğünün bir çöplükte, kravatının artık bir bele bile bağlanamayacak halde olduğunu ama şiirlerinin dudaklarda ve kalplerde kalacağını düşünebilirse bunu şu müzedeki adamlara borçlu olduğunu unutmamalıdır.

asiyan (4)

Onların asıl kabahati yaşayan dili bırakıp argo gibi konuşmaları oldu. Kendilerine ettiler. Herkesin değil bir kısım insanların kendilerini anlamasını istediler. Onları anlayanlar inkılâplar yaptılar. Bugünü onlar Tıbbiyelilere, Harbiyelilere, Mülkiyelilere, hukukçulara aşıladılar. Atatürk Fikreti sevmiş, takdir etmiş, hoşlanmış, iyice anlamış, âşiyanı ziyaret etmiş. İşte bir milletin mukadderatını değiştiren adamın bir şairlerden neler alabileceğinin en büyük hücceti!

Evet, onlar edebiyatın, siyasetin ön safında ileriyi gösteren ışığını genç kafalarda yakan ilk ateşlerdir.

Belki en büyükleri bile Fuzuli kadar iyi şair değildi. Hâmidin bir müsveddesinde şunları okuyorum:

        Bir âp kenarında idim yâr ile

                                                 tenha

Mehtap görünmekte, şafak olma

                                           da peyda

  Karşımda idi sevdiğimin, ol gece

                                                   gûya,

      Hem kendisi, hem sureti, hem

                                       fikr-ü hayali

Bir de Fuzulinin güzel dilinden şu beyit:

Ne hoştur elde gülgûn câm, baş-

                                 ta aşk sevdası

Gönülde vasi zevki, canda canan-

                                  lar temennası

Onlar için her şey söylenebilir: Fransa’nın büyük klâsiklerini, Yunanın şair ve filozoflarını göreceklerine 19 uncu asrın şüpheli muharrir ve şairlerini sevdiler. Onlar eski lügatleri karıştırarak en unutulmuş Acem kelimelerini ortaya çıkardılar. Onlar Garbin modasını, sathını bulabildiler.

Dâhî, büyük şair, ulu şair, büyük romancı olup olmadıkları şu yokuşu çıkan kendi halinde bir edebiyatçının kendi kendine soracağı ilk sualdir ama son sual değildir. Son sual onların cemiyetin bugünkü bünyesinde oynadıkları büyük siyasi ve içtimai roldür. Hatta zamanında büyük gözüküp de güzel olmamaları mümkünse bu bir olamamanın değil o devirde hayat ve insan şartlarının icabı mıdır?

Yaşamış, devirlerini yapmış, kavgalar etmiş, yazılar yazmış, sayılmış, sevilmiş, sövülmüş, saygısızlık edilmiş, sürülmüş, hor görülmüş, göklere çıkarılmış, yerin dibine sokulmuş, hulâsa yaşamış, gözleri ne zenginlikte, ne egoistlikte, ne parada, ne de alçaklıkta olmayan insanların hayatına; bıraktıklarından bir göz atalım:

Kapıdan girince hemen müze başlıyor. İşte Hâmidin hatıraları: Sağda muhteşem, fevkalâde

rahat empir koltuklar. Ortada camekânın alt gözünde tek gözlüğü, nişanları, Lüsyen hanımın lepiska saçları, operalarda sahne seyretmeğe mahsus saplı dürbün. Biraz ötede, karşıda Hâmidin Mecit efendi tarafından yapılmış boydan boya yağlı boya bir portresi Bir fotoğraftan yapıldığı besbelli.

Muhtelif pozlarda Hâmitler. Fevkalâde şık bir lâcivert elbise, cebinde bej renginde podösüed eldivenler… O şık, o çapkın diplomat, o 68 yaşında 18 yaşındaki kızları büyüleyecek tığ gibi ihtiyar. Ötede dedesi, babası, amcası: On sekizinci asır Türkleri. Geniş alınlı, değirmi yüzlü, zeki gözlü, enerjik tipler. Onlar da kendi asırlarının elbiseleri içinde kusursuz. Abdülhak Molla, müverrih Hayrullah efendi, bir büyük amca… İşte Fatma Hanım Makberi ilham eden kadın. İki kaşı birbirine değen, kahverengi gözlü, çekme burunlu, bıçak gibi ince yüzlü, çocuk dudaklı, kıvırcık saçlı narin dilber. Karşısında yine Hamit.

Cananın o günkü hali eyvah

Eyvah! benim o günkü halim.

Bir mezar, karşısında bir mezar fotoğrafı daha. Biri Beyrut’ta, biri Londra’da. Biri Fatma hanımın, öteki Nelli hanımın. Tanzimat’ın büyük şairine Namık Kemalin Mağosadan Ebüzziya Velit delâleti ile gönderdiği bir fotoğrafı.

Bir asra yakın yaşayan şair zamanında tanınmış, sevilmiş, göklere çıkarılmış. Tanzimat’ın büyük şairi, Serveti Fünun’un dâhisi. Bütün şairlerine tesir eden dâhisi. Fecri Atiye de ayni tesiri yapmış.

Şimdi Fikret’leyiz. Müze müdürü:

– Evini gezdikçe, bir vesika daha buldukça, etrafıma baktıkça, onu düşündükçe memleketini ne kadar sevmiş bir adam olduğunu daha iyi anlıyorum, diyor.

İşte aşiyanı ziyaret defteri. 19 Ağustos 1918 de Mustafa Kemal imzasına rastlıyoruz. Süleyman Nazif ve Faik Ali ile beraber aşiyanı ziyaret etmişler. Defterdeki: “Tavaf tahattüründe bulunmakla mübahi perestişkâranı Fikret” cümlerini Süleyman Nazifin yazdığı söyleniyor. Üçü de imzalarını atmışlar. Defterin ayni sayfasında birçoğu tanıdığımız isimler: Ahmet Hâşim, Halit Fahri, İrfan Emin, Selim Sırrı Muslihiddin Adil, bir de Armenak Şairyan efendi vardır.

Duvarlarda resimler var. Kendi eliyle yaptığı portreler. Bir ayva natür mortu, bir Halûk başı, yağlıboya Boğaziçi, yağlıboya fotoğraflardan kopyalar. Galatasaray mektebi talebesi iken yaptığı bir karakalem desen. Resme başlayan bir heveskârın yapacağı şeyler.

Yine gençken yazdığı bir tiyatro eseri, neşretmemiş. Şu Hamidane beyitler gözüme çarpıyor:

Akrep mi, yılanını neyim ben Mucip ne bu ihtiraza benden? Geldim sana maksadım hüveyda Bir sözle beni edersin ihya.

İşte bir sis levhası. Mecit efendi Sis manzumesi yazıldığından altı sene sonra bu tabloyu hediye etmiş. Bir sandal içinde insanlar, arkada hiç bir şey gözükmeyen bir sis tabakası.

Bir saat. Günün birinde alaturka saat 12:18 de durdurulmuş. Fikretin ölüm saati. Sene 1915, aylardan Ağustos, alafranga saat altı. Tam Boğazda grup vakti. Bütün güzellik pencereden dışarda. İçerde ölüm. Başucundaki kocaman bardağını işaret ediyor:

– Yandım, diyor, bana bir turşu suyu ver.

Pek severmiş turşu suyunu. İçiyor. Kandilli sırtlarındaki evlerin camlarında akşam yanıp tutuşuyor. Odayı meltem dolduruyor. Bütün tabiat insanlarla beraber geceye hazırlanmakta. O, dönmeyecek yolculuğuna dudaklarında bir gülümseme ile çıkıyor.

Masasının başında Volter’in büstü. Vefik Paşanın karma karışık, zeki, çirkinliğini örten zeki gözlü bir karakalem resmi. Masasının arkasında meşhur Yesarizadenin Arap harflerini o kimsenin yazamadığı, o konuşan, gülen, sahiden yazının söz olduğunu ifade eden nefis levhaları. Fikret böylece çalışırmış.

İşte klöpdanla işlenilmiş yastıklar, bir ayvalar natürmordu; kendi eseri. Gümüş klöpdanlı bohçalar. Bir tanesinin üstünde Lâtin harflerde T harfi. Bir iplik eldiven, bir gövem renkli beyaz rebyeli kravat, beyaz Eskişehir taşından bir teşbih, güzel el yazısı, kartpostaldan yapılmış tabloları…

Bahçede sahiden Sfenks’i andıran bir kayaya kazılmış bir şiir. Maddenin karşısında düşünen Fikreti görüyor gibiyim. Müze müdürü toprakla, zamanla üstün örtülmüş bu yazıyı bulup güzelce meydana çıkarmış:

Ey taş, sen ey kitabe-i jengin-i

                                                            künfekân

                    Bir ser şikeste heykel-i Bülhevli

                                                               andıran

                   Vaz’ınla seyr-i hilkat edersin pür

                                                                 iştibah

                        Ettin mi bâri o büyük sırrı ikti-

                                                                       nah

                  Sen bâri anladın mı, sen ey kalb-i

                                                               zi- huzur

Hep taş yüreklerin neye âlemde şevk-ı sûr?

 

Maddenin karşısında Fikret! Şüphe mi ediyor, hâlâ inanıyor mu, inkâr mı ediyor, yoksa anlamış, bilmiş mi? Fakat bu şiirini Edirnenin Bulgarlar eline düştüğü gün teessürle irticalen söylemiştir.

Fikret müzesinin bir odasında da Serveti Fünuncuların öteki simaları: Süleyman Nazif, Faik

Ali, Ahmet Şuayp, Hüseyin Siret, Celâl Sahir, Rıza Tevfik, Halit Ziya, Mehmet Rauf, toplanmış değil. İşte Halit Ziyanın bir mektubu. Fikrete mi yazmış, yoksa başka birine mi, belli değil. Mavi ve Siyah’ın basılmak üzere olduğundan, paraca sıkıntıda olduğundan, Ahmet İhsan beye açılmağa cesaret edemeyip utandığından söz açıyor. “Kitapları Ahmet İhsan bey bana verecekmiş, ben kitapları ne yapayım? Kitapçılarla nasıl uğraşır, başa çıkarım?” diyor. Mektup sahibinin delâletini rica ediyor. Halit Ziyanın mektubunda hiç menus olmayan kelime yok. Mektup pek sade yazılmış. Neye acaba romanını bu mektubun üslûbunda yazmamış? Yalnız bir tek kelime insanı şaşırtıyor. O da (Monşer) kelimesi. Bu kelime de en başta.

Süleyman Nazif Bursa’dan (Rübabı Şikeste) nin intişarı münasebetiyle şöyle yazıyor:

“Kardeş, biz birbirimize hulûs çakacak değiliz. Rübabı Şikeste haşviyat ve zevaitten âri, nezih bir mecmuai eş’ardır.”

Cenabın, Fikrete ümitsiz bir mektubu var:

“Avavakâranı malûmat söyleye söyleye nihayet bizi Dekadan ettiler.” diyor ve Fikrete soruyor: “Sen bir Rübabı Şikeste daha yazabilecek misin? Ben ne yapacağım? öyle sanıyorum ki artık bir şey yazamam.”

Bu salonda Recaizadenin yine Mecit Efendi tarafından yapılmış büyük bir portresi var. Ötede Sergüzeşt ve İclâl muharriri ilk romancı ve hikâyeci mahzun kibar yüzlü Sami Paşa Zade Sezai Bey. Müzenin bu tarafını da zenginleştirmek için bu çok yakın maziden daha kaybolmamış ne kadar çok hatıra vardır. Tanzimatın, Serveti Fünunun hatıraları büsbütün bitpazarına gitmeden evvel onları bulup çıkarmalı. Evlerde hususi zevklerimize, tecessüslerimize saklayacağımıza burada saklayalım.

Onlardan ayrılırken mahzun değilim. Hatıraları ile bir başka hava teneffüs etmiştim. Bu havada bütün bir 19 uncu asrın Türk edebiyatı vardı. Müze müdürü Zeki Afşin müzeyi zenginleştirmek için elinden geleni yapmakta olduğunu, Halit Ziyanın, Sami Paşa Zade’nin, Nazifin… Diğer Tanzimat ve Edebiyatı Cedide, hatta Fecri Aticilerin hatıralarını da toplamak için hem bir tahsisata ihtiyaç olduğunu, hem de bu ferağatkâr ölülerimizin her türlü hatıralarını müzeye hediye edeceklerin tarihe ve nesillere birçok şeyler bırakmış olacaklarını okuyuculara yazmamı rica ediyor.

Müze müdürüne şu suali sordum:

– Serveti Fünun haricinde kalmış edebiyatçıları toplamayacak mısınız?

– Birbiriyle sağlıklarında geçinemeyen, anlaşamayan, Serveti Fünun dışında kalmış edebiyat adamlarımızı unutmuyorum. Meselâ Muallim Naci merhumun hatıralarını da zamanındaki muarızlarının yanma koyarsam kimseyi incitmeyeceğimi, bilâkis bütün bu ruhların bir Akşehirlinin – Nasreddin Hocanın memleketlisinin – kendilerine ettiği bu haklı azizliğe tatlı tatlı gülümseyeceklerini düşünüyor, görür gibi oluyorum! diyor.

Sait Faik

Not:

Aşiyan 1906 senesinde Fikretin çizdiği plâna göre yapılmıştır, ölüm tarihi olan 1915 senesine kadar 9 sene oturmuştur, ölümünden sonra sıkıntıda olan zevcesinin satmak istemesi üzerine Valimiz Lütfi Kırdar’ın himmetiyle İstanbul şehri namına satın alınmıştır.

Paylaş

CEVAP VER