TANBURİ SELAHATTİN: GENÇ SANATKAR YAZARIMIZA HAYATINI ANLATIYOR.

0
103

Konuşan: Münir ÇAPAN (Büyük Gazete, 1934)

Kapının ziline elimi uzattım. İçeriden bir ses:

– Biraz dikkat ediniz, falso oluyor, yeniden başlıyorum, dikkat!

Sonra kıvrak bir tambur nağmesine karışan güzel, tatlı sesler, hep birden şarkı söyleyen gür, ince, şakrak ve davudi kadın ve erkek sesleri…

Kendi kendime:

Galiba meşk yapıyorlar, tam gününde gelmişim! Dedim.

Pile dokunmadım, bir kaç dakika kapının önünde Burdum. Şu! ve çapkın bir nağme tufanı arasında:

Yalnız benim ol el yüzüne bakma sakın sen,

Kıskan beni göğsünde uyut yan ateşimden,

Aşkın o zehir hasret; ruhumda kanarken

Kıskan ben; göğsünde uyut yan ateşimden!

Şarkısı ta kapıya kadar geliyor, nağmeler, mermerlerin üstünde kayan bir hamam tasının şakrak inikâslarına benziyor, kulakları tılsımlı bir ahenkle dolduruyordu.

Bu masalsı ahenk arasında bir ses duyuldu:

– İşte şimdi oldu. Falsosuz bir ders yaptık…

– Nihal! Meyanı sen oku…

– Mehmet! Geçen hafta geçtiğim şarkıyı oku bakayım?

Bir kahkaha, bir fısıltı, bir akort sesi, bir şarkı meyanının tiz aksi, sonra falsosuz bir ahenk içinde büyük sanatkâr Cemil’in şataraban saz semaisi…

Kapının dışında dinliyorum bu şehkârı…

Kapıyı Salâhaddin açtı. Titiz bir irina ile süslenmiş temiz ve pencerelerinden bol ziya sızan bir salona giriyoruz. Burası, Salâhaddin’in kız, erkek talebeleri ile doluydu. Foto Şükrü, benden evvel gelmiş, bir taraftan cigarasının dumanlarını savuruyor, bir taraftan da kahvesini höpürdetiyordu.

Duvarda musikişinaslarımızın resimleri: Bestekâr Mustafa Nafiz, Bayan Eftalya, kemani Sadi… Erkek sanatkârlardan bir grup: Ortada, ihtiram mevkiinde büyük şair ve değerli sanatkâr neyzen Tevfik…

Bir başka grup daha: Kadın erkek saz ve ses sanatkârları… Sağda, ta bas köşede üstat Ahmet Rasim’in pijamalı bir resmi, ölümünden on beş gün evvel çekilmiş bir resim…

Solda, İstanbul’un en eski ve ilk Türk gazinocusu Aksaraylı Hamdi’nin bir resmi… Orta masasında, birçok mecmualar, risaleler, nota defterleri, gazeteler ve en üstte Holivut… Küçük masalarda biblolar: Hintli bir rahip, siyah bir köpek, bir Japon kızı, bir Mevlevi dervişi…

Yerlerde, köşelerde yastıklar ve bastıklar… ve nihayet etajerin üstünde Salahaddinin çocukluk ve son resimleri arasında ses ve nağme halkı hafız Sadettin’in sarıklı bir resmi… Tamburi Salâhaddini, memleketimizde tanımayan kalmış mıdır bilmem? Tamburunun ilâhi nağmelerini, en hurdecu bir zevk asil ve sanatkârane ile yapılmış bestelerini dilemeyen, takdir etmeyen hangi fani vardır?

Salahaddin, sanatkâr, ruhu musiki aşkının alevleri ile kavrulan bir aile çocuğudur. Babası meşrutiyet devri mebuslarından Bay Sadıktır.

Bugün otuz beş yaşına yaklaşan Salâlladdin, titiz, melankolik bir musiki üstadıdır. Çiçekten, aşktan ve kadından ziyade hicran söyleyen, elemi, ıstırabı besteleyen, hassasiyetinin kınalı parmakları ile ağlayan içli bir üstat…

Salahaddin saza nasıl heves ettiğini şöyle anlattı:

– Anamın sesi güzeldi. Hâlâ da güzeldir ya! Babamınki de ondan geri kalmazdı. Birinin ince, öbürünün kalın sesi kalbimi gıcıkladı. Küçüktüm, bu tatlı nağmeler hoşuma gitmeğe başladı. Ve ilk musiki hevesim böyle şarkı dinlemekle uyandı.

Babam anama bir ut almıştı. Validem meşk etmedi, kız kardeşim öğrendi.

Ben de ondan öğrendim. İlk saz hocam, benden iki yaş küçük olan kardeşim Fıtnattır. Biraz ut çalmaya başladıktan sonra tambura heves ettim. Refik Beyden bir kaç ders aldım. İşte hepsi o kadar…

– Okuyan ve saz çalan bayanla; hakkında fikrin nedir Salâhaddin! Onların fasılara iştiraki musikimize bir şey kazandırmış mıdır?

Tereddütsüz cevap veriyor:

Bir kazanç temin etmemiştir. Ne ilim, ne sanat, ne teknik, hiç, hiç bir taraftan… Yalnız kadınların fasıllara iştiraki halkımızın musiki aşkını arttırmıştır. Bunu da onların musiki ilmine vukuflarında değil, daha fazla güzellikle-rinde aramalıdır. Esasen, saz heyetlerinde çalışan kadınların bir kaçı istisna edilirse, içlerinde musiki fennine hakkı ile vakıf, musiki tekniğine tamamı ile aşina pek az okuyucu vardır. Malum a! Musiki demek yalnız ses güzelliği demek değildir. Her şeyden evvel bilgi, metodik malumat ister. Nerede (bilgi)nin, metodun, tekniğin vakıfı bulsam ellerinden öpeceğim ben!

– Musikimizde, umumiyet itibari ile mahsus bir terakki var mıdır?

– Eskisine nazaran bugünkü musiki daha incelmiştir. Eski üstatlar, musikiye Çamlıca tepesinden, Boğaziçi sahillerinden ve sadabat kıyılarından baktılar, (Mey) i, (ney) i vecd ve hararetle terennüm ettiler. Hicran ve hasreti söyleyen bestelerimiz ya Çamlıca da yetişen bir fidan yahut Boğaziçinin mavi suları karşısında, yeşil korular arasında öten bir bülbüldür. Şarkılar iptidaidir, karışıktır. Milli hislerden uzak kalmıştır, mamur değildir. Yalnız temiz bir havası vardır.

Eski üstatlar yalnız makamın bünyesini düşünerek beste yaparlardı. Güfteler usullere göre yazılırdı. Halka doğru gitmek kimsenin aklına gelmezdi. Bugün, musikimiz bu kayıtlardan kurtulmuş, bu dar çerçevenin içinden çıkmıştır. Eski musikide “ruh” yoktu diyemem, fakat “zekâ” yoktu. Bugün ise hem “ruh”, hem “zekâ” var.

Bugünün bestekârı güfte üzerinde duruyor. “Usul”den evvel “güfte”nin bünyesini düşünüyor, içinde sanat parlayan gözlerle hudutsuz ufuklara bakıyor, bütün vatanı kucaklıyor. Bunun içindir ki, musikimiz evvelkiler gibi dar ve bodur değildir. Ruhumuzun içindedir. His daha çok galiptir bugünkü musikimizde… Ve gene bunun içindir ki yeni eserler daha “santi mantal” yapılıyor.

Eski bestekârlarımız hiç şüphesiz sanatkârane eserler, pek nefis bedialar ve hattâ harika denecek şehkârlar yaratmışlardır. Fakat sanat telâkkileri ve ufuklarının rüyet zaviyesi dar ve “usul”ün çemberi içinde bunaldıkları için çalışmaları semereli olmamış, akim kalmıştır.

Musikimiz bugün çok incelmiştir. Saza, nağmeye ve ahenge hareketli bir asabiyet gelmiş, yumuşak inhinalarla bükülen meyyal bir ölçü altında kımıldanmıştır ve muhakkaktır ki, büyük başbuğun irşat ve ikazından sonra kendisini bulacak, milli musiki o zaman doğacaktır. Yalnız biraz daha pürüzleri ayıklanmak, kuru yaprakları temizlemek, açmadan solan goncaları atmak şartı ile… Bunlar yapıldığı gün, musikimiz serlerde yetiştirilen nadide bir gül gibi gözü ve kalbi cezb ve celb edecek, hassasiyetimizi gıcıklayacaktır.

Bu güzel kokulu gölü yetiştirmek için, el birliği ile çalışmamız lâzımdır. Modern musikinin tekniklerini göz önünde bulundurmak ve katiyen kendi öz musikimizi ihmal etmemek şartı ile… Şurasına da ilâve edeyim: Baldır ve göbek havalarını, meyhane bestelerini kast etmiyorum bu sözlerimle…

– Nasıl şarkı bestelersin üstat!

– Hislerime, duygularıma ve sanat telâkkilerime uygun gelen bir güfte bulurum. On beş, yirmi gün, gezdiğim, dolaştığım yerlerde hep bu güfteyi okurum, adeta benimserim onu… Ondan sonra nağmeler kendi kendine doğar. Asabım bozuk, sinirli olmadığım zamanlar şarkı besteleyemem. Çalışırken, evde herkesle kavga ederim. Eserlerimin içinde en çok beğendiğim:

“Sızlayan kalbimi sev, ruhu, nüvazişle kanat!”

Şarkısıdır.

– Memleketimizde en güzel okuyan kimdir?

– Münir Nureddin.

– Ya kadınlardan?

– Bayan Nerkis, Sahibinin sesinde okur.

– Çalıcı sanatkârlar içinde en muvaffak olanı kimdir? Hakiki artist hangisidir?

– Utta muhakkak ve muhakkak Nevres… O şeydayi sanat bir artisttir. Kanunda ama, Ali, kemençede Kemal Niyazi, tamburda Refik, Kemanda da Nobar…

– Kadın ve erkek sesleri arasında bir fark buluyor musun Salâhaddin!

– Çoook! Bir kere erkek sesi kadın sesinden daha ziyade oturaklıdır, tonlarında başka bir ahenk ve halavet vardır. Bunun içindir ki, kadın sesinden daha ziyade hakim olur saza…

– Yeni eserlerin var mı hocam?

– Bir kaç tane var. Biri büyük halâ-kara ait. Güftesi (Enis Behiç) indir. İlk parçası şöyle başlar:

Ey sen ki alev saçlı zafer güheylânile,

Kurtardığın vatanda en yüce şehsüvarsın.

Bir şimşek çağlayanı halinde Türk kanile,

Aldığı sana lâyık tarihte bir sen varsın.

Bundan başka, Dayinler vekili Bay Sezainin bir güftesini de besteledim. İsterseniz çocuklarla beraber size okuyalım.

Salâhaddin tamburunu aldı. Akordunu yokladı. Sonra yavrularının karşısına geçerek:

Kumandasını verdi. Kıvrak, tatlı bir grizgâhtan sonra şarkı başladı:

– Haydi başlıyoruz:

Hâlâ yaşıyor, kalbimin en gizli yerinde

Bir hatıranın izleri yıllarca derinde

Hümmalı geçen bir gecenin ta seherinde

Bir hatıra ki izleri yıllarca derinde

Nağmeler müselsel bir şiir halinde devam ediyor, salonun köşesine, bucağına yayılan şen ve şakrak sesler kulaklarımızda dilber akisler bırakıyordu. Bir kaç mızrap darbesi ile muhayyere geçen sanatkar, ilk defa bestelediği halk şarkıları tarzındaki eserini çalmaya başladı:

Gökler perisi gibi,

Pırıl pırıl Emine.

Yurdun neşesi gibi

Şensin bu yıl Emine!

Artık şakra, gül, oyna,

Yas gelmesin soyuna,

Ceylân gibi boyuna!

Bak ta bayıl Emine.

Emine havası, tamburun seyyal nağmeleri arasında bitmişti ki, Salâhaddin talebelerinden birini işaret ederek:

– Bizim Ali! dedi. Tıpkı Münir Nu-reddin gibi okur, bir şarkı geçsin de bakın!

Hoca ve talebe, karşı karşıya geçti. Biri çalmaya, diğeri okumaya başladı.

MÜNİR ÇAPAN

 

CEVAP VER