ÖVÜNÇ DAN, İZLEDİ YAZDI: CANAVAR ADAM

0
1131

Övünç DAN:

Bu hafta ne plaj eğlenceleri ne de bilim kurgunun gizemli dünyası, su katılmamış bir korku klasiği ile karşınızdayız! Yorulmak bilmez film makinesi, western tarzının 1930’lardaki yılmaz neferi Lesley Selander kızılderiliden, kovboydan sıkılmış olacak ki bambaşka bir alana el atıp bir korku efsanesini yorumlamış; iyi ki de yorumlamış!

The Vampire’s Ghost, adından da anlaşılacağı gibi bir vampir hikayesi. Ancak düz bir vampir hikayesi değil. Yani şatolar, kazıklar, sarmısaklar, yarasalar vs. yok bu filmde.Hatta inanın ki iddialı bir çıkış değil bu söyleyeceğim; Selander’ın bu filminde klasik olan tek şey vampir -ki başrolümüz John Abbot sağolsun, o vampire öyle bir şekil çiziyor ki, salına salına gezdiği beyaz takım elbiseninin içinde donuk bir vampirden çok New York’u haraca bağlamış bir mafya babasını andırıyor.

New York dedik ya, hemen heyecanlanmayın; filmimiz New York’ta, hatta New York’u bırak Amerika Birleşik Devletleri’nde bile geçmiyor! Dedik ya, film cidden ilginç, geçtiği belde de bunun en güzel kanıtı:

Efendim, 1940’ların Afrika’sında, Bakunda isimli bir yöredeyiz. Afrika kıtasında gerçekten bu isimde bir yer var mı yoksa bu, senarist Leigh Brackett’in hayal gücünün yansımalarından biri mi bilmiyorum. Anlayış gösterirsiniz ki her şeyi bilemem. Neyse, Bakunda gerçekten güzel mi güzel bir yer; yerliler ve neden orada olduğunu bilmediğimiz ancak yerlilere medeniyet, din, kölelik filan gibi güzellikleri bahşetmiş olan Amerika Birleşik Devletleri vatandaşları kaynaşmış, gül gibi yaşayıp gidiyorlar. Ta ki cinayetlere kadar! Bakunda sakinlerinin huzuru, seri şekilde işlenen cinayetlerle kaçıyor. Hemen her gün, boynunda iki delik açılarak öldürülmüş kurbanların haberi geliyor. “Haberi gelmek” ifadesinin altını özellikle çizmek istiyorum zira bu şahane bir detay; Bakunda ve çevresindeki köyler, davullar aracılığı ile haberleşiyorlar. Yani bir olay olduğunda davulcular, Amerikalılar dahil herkesin su gibi anladığı bir müzik diliyle bu olayı yöreye duyuruyorlar. Haliyle, yaklaşık bir saat uzunluğundaki filmin arka fonundaki tamtam sesleri hiç kesilmiyor!
Efendim nerede kalmıştık; evet cinayetler alıyor yürüyor. Başta yerliler olmak üzere (filmde, vampir Webb Fallon dışında iki gram zekası olan herkes yerli, beyaz insanlar gerçekten aptallar ve bu insanı resmen yoruyor) köy halkı, köye sonradan yerleşen Webb Fallon’dan şüpheleniyorlar. Fallon köyün yegane bar/kumarhanesini işleten karizmatik, centilmen, iyi dövüşen, şekil bir abimiz. Açıkcası John Abbott bu rolde büyük döktürüyor. Yakışıklı bir jön olmasa da karizması ile filmi uçuruyor! Kendisinin vampir olduğunu saniyesinde anlayan kimi yerli dostlarımız, onu öldürmek için seferber olup filmin daha ilk on dakikasında telef oluyorlar. Oluyorlar da, ölümleri boşa olmuyor zira Fallon’ın arkadaşı Roy Hendrick, bu karizmatik adamın, Bakunda’yı kan gölüne çeviren vampir olduğuna nihayet(!) kanaat getirip kendisine karşı gelmeye çalışıyor ancak nafile; vampirimiz, kah bakışlarıyla, kah fısıldamalarıyla filmin sonuna dek kendisini etkisiz kılmayı başarıyor. Esasen bu iki adamın ortak bir noktası var; Roy’un nişanlısı saf Julie. Vampirimiz Julie’yi kendine gelin olarak seçiyor ve film boyunca onu kandırıp kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Bir anlamda da başarıyor zira Julie aptallık sınırlarında saf olduğu için, artık pederinden, kablile reisine, ne bileyim müfettiş olan öz babasından nişanlısına kadar herkes Fallon’ın vampir olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini savunurken, bu iyi ve nazik adamı savunmaya devam ediyor.

Oyunculara gelirsek, başroldeki Abbot ne kadar iyiyse, mücadele ettiği Roy karakterini canlandıran Charles Gordon o kadar kötü. Yani ne drama, ne inandırıcılık, ne de karizma, kendisini ilk kez izledim ve hiç beğenmedim, oldukça sıradan bir oyuncu malesef. Aynı şekilde, bu iki adamı birbirine düşüren Julie Vance’yi canlandıran Peggy Stewart da oldukça gönülsüz oynuyor. Rolünün saf yanını güzel veriyor olsa da pek varlık gösterebildiğini söyleyemeyeceğim.

Açıkcası bence filmin ağır topu, müthüş bir dans sahnesi ile girişini yapan ve insanı yutkuncuklara boğan Adele Mara. Fallon’ın umursamadığı çalışanı/metresi Lisa’yı canlandıran Mara, dansı bir yana ikinci kadın psikolojisini öyle güzel ve içten yansıtıyor ki, keşke kendisine çok daha fazla rol verilseymiş diye üzülmekten kendinizi alamıyorsunuz.

The Vampire’s Ghost’un müzikleri ile alakalı pek birşey söyleyemeyeceğim zira bahsettiğim ve filmin kilit unsuru olan davul sesleri nedeniyle pek bir müzik duymuyoruz; duyduklarımızda klasik atmosfer çalımları oluyor.

Müzikten bahsedemeyiz belki ama dekorculuğu es geçmek olmaz. Yönetmen Selander ve prodüktör Rudolph E. Abel cidden hiçbir masraftan kaçınmamış ve minik bir Afrika yaratmışlar. Çadırıydı, safarisiydi, ormanıydı, ateşiydi, tapınağıydı derken baya baya Afrika havasına giriyor insan. Özetle egzotik bir vampir şöleni sizi bekliyor diyebiliriz.

Bu yazımızı, belki de filmle ilgili en çok merak edilen konuya açıklık kavuşturarak bitirmeyi bir ödev biliyoruz:

Hayır, filmde hayalet filan yok. Vampirimiz de hayalet filan değil, jilet gibi takımı çekip milletin nişanlısını ayartan bildiğimiz vampir kendisi. Sanırız filmin ismi, daha çok dikkat çekebilmesi adına böyle konmuş.

Son bir detay; The Vampire’s Ghost ülkemizde Canavar Adam adıyla gösterime girdi -ki kesinlikle orijinal isminden çok daha açıklayıcı bir tercih derim.

Paylaş

CEVAP VER