Övünç DAN, İZLEDİ YAZDI: MEÇHUL DÜNYA

0
1104

Övünç DAN

Yıllar yıllar öncesinin Milano’sundayız. Zamanının rakipsiz, kuralsız, yetenekli mi yetenekli sihirbazı Prospero, bir yandan Milano Dükalığı görevini layığı ile yerine getirmekte bir yandan da dillere destan güzellikteki biricik kızı Miranda’ya babalık etmekte, gözü gibi bakmaktadır. Ancak bu güzel tablonun ömrü uzun değildir zira Prospero’nun kıskanç kardeşi Antonio’nun, abisinin yerinde gözü vardır. Bu hırslı adam, emellerine ulaşmak adına hiçbir yolu denemekten kaçınmayacak ve Napoli Kralı Alonso ile güç birliği yapıp abisinin tahtını ele geçirerek Prospero ve Miranda’yı uzaklardaki bir adaya sürgüne gönderecektir.

İşe bakın ki, halihazırda müthiş bir sihirbaz olan Prospero’nun sürüldüğü ada da sihirli bir adadır. Sihirbazımız, kısa süre içerisinde adaya hükmedecek ve adayı paylaştığı peri Ariel ve onun canavar oğlu Caliban’ı da etkisi altına alacaktır.

12 yıl süren bu sürgün, Antonio ve Alonso’nun yollarının, bir gemi kazası neticesinde adaya düşmesiyle bambaşka bir hal alacak, olaylar epey kızışacaktır.

Efendim, sesinizi duyar gibiyim; “Üstadım, biz bir bilim kurgu klasiği olan Forbidden Planet anlatılacak diye geldik ama düktü, periydi derken bu nasıl hikayedir anlamadık yahu?!” diyorsunuz biliyorum. Haklısınız da. Ancak okuyunca bana katılacağınızı düşünüyorum; Fred M. Wilcox‘un Forbidden Planet’ını anlayabilmenin yolu, büyük usta William Shakespeare’in 1600’lerin başında kaleme aldığı tahmin edilen ve son büyük eseri sayılan The Tempest’i anlamaktan geçiyor.

Hemen her Shakespeare eseri gibi eşsiz güzellikte olan ve dahiyane detaylar barındıran The Tempest, yüzyıllar boyunca türlü sanatçıyı etkilemiş olmalı. İşte sevgili senaristimiz Cyril Hume de bu sanatçılardan biri. Hani yazımız boyunca, bu müthiş filmi ve çorbada tuzu olanları öveceğiz ya, işte Bay Hume bu insan piramidinin zirvesinde yer almakta.

Hume, bu derinlikli ve ilham verici hikayeden öyle başarılı bir bilim kurgu senaryosu çıkarmış ki, filmin başından büyülenmiş şekilde kalktığınızda The Tempest’ı bugüne kadar okumamış olmanın pişmanlığını iliklerinize kadar hissediyorsunuz (en azından ben okumamıştım ve evet, hissettim).

Neyse, senaryo coşkusunu biraz dizginleyip filme geçelim isterseniz;

Sevgili Leslie Nielsen tarafından başarılı şekilde canlandırılan Kaptan J.J. Adams kumandasındaki arama/keşif ekibi, C-57D isimli uzay gemileri ile, 20 yıl önce kolonileşmek üzere Altair IV gezegenine giden ancak bir daha haber alınamayan, profesör Morbius liderliğindeki insan grubu hakkında bilgi toplamak üzere uzayın derinliklerine doğru ilerlemektedirler. Altair IV, dünyadan 16 ışık yılı uzakta olsa da, insanoğlu teknolojik anlamda çağ atlamış ve ışık hızının da üzerine çıkacak şekilde seyehat edebilme kabiliyetini kazandığından beri evrende girip çıkmadık yer bırakmamaktadır.

J.J. Adams ve ekibi, uzaktan ıssız gibi görünen bu yasaklı gezegene yaklaştıklarında, gemilerinin izlendiğini fark eder ve telsizlerine başvururlar. Karşılarındaki kişi proseför Morbius’un ta kendisidir ve gayet kesin bir dille, gezegende her şeyin yolunda olduğunu, herhangi bir ihtiyaçları olmadığını, o yüzden geldikleri gibi geri dönmelerini tercih edeceğini bildirir. Bildirir bildirmesine ancak Kaptan Adams’ın üslerinden aldığı emirler kesindir; gezegene her şekilde inmek durumunda olduklarını söylediğinde aldığı cevap ise korkutucudur: Morbius, başlarına gelebilecek kötü şeylerden sorumlu olmadığını söyler ve koordinatları vererek bağlantıyı keser.

Atmosferi ve oksijen oranı dünya ile hemen hemen aynı olan gezegen, dünyaya göre daha karanlık ve ıssız gözükmektedir. İki ayı ve yeşil göğü ile gemi mürettebatını oldukça etkileyen manzarası, aslında tekinsiz bir yer olduğunun da sinyallerini vermektedir.

Efendim, ekip etrafı kolaçan etmeye hazırlanırken, bir aracın uzaklardan, çok çok hızlı bir şekilde kendilerine doğru gelmekte olduğunu fark ederler. Yanlarına vardığında ise hayretlerini saklayamayacaklardır. Karşılarında Robby the Robot vardır! Bu insanüstü makine, ekibe kendini tanıtır ve Kaptan ve yardımcılarını profesörün yaşadığı koloniye götürmek için kumanda ettiği taşıta bindirerek yola koyulur.

Gezegenin bizde bıraktığı ilk izlenim karanlık ve çorak olsa da profesörün yerleşim alanı hiç de öyle değildir. Yeşillikler, sular içerisindeki bu füturistik yapı öyle güzel dizayn edilmiştir ki, görevli askerler bir kez da hayranlıklarını saklayamazlar.

Ve beklenen an gelir, profesör doktor Edward Morbius, tüm karizması ve yakışıklılığı ile kapıda karşılar ekibi. İleri yaşına rağmen gayet atletik ve zinde görünen profesör, davetsiz misafirlerini yemek odasına alarak sohbete başlar.

İlk öğrendiğimiz şey, eşi benzeri olmayan, teknoloji harikası Robby the Robot’u yapan kişinin profesör olduğudur ancak bu bilgi kaptan Adams’ın kafasında soru işaretleri oluşmasına sebep olur zira profesör Morbius’un anadalı filolojidir. Bir filoloğun, belki de insanlık tarihini değiştirecek denli büyük bir teknolojik buluşu, ıssız bir gezegende tek başına yapmış olması inanılmazdır.

Diğer öğrendiğimiz şey ise ekibi üzer; Altair IV’u keşfetmek için gönderilen ekipten geriye sadece profesör kalmış, kalan herkes ölmüştür. Morbius, ekip arkadaşlarını elleriyle nasıl gömdüğünü anlatırken samimi bir hüzün içerisindedir.

Diğer yandan ölümler ile alakalı verdiği bilgiler çelişkilidir zira ekibin, bu müthiş gezegenden ayrılmaya karar verdiklerinde, karanlık bir canavar tarafından katledildiklerini söylemektedir. İddiasına göre geriye sadece kendisi ve karısı kalmışlardır zira onlar, ekiptekilerin aksine bu gezegeni sevdikleri için canavara karşı bağışıklık kazanmışlardır. Kazanmışlardır kazanmasına ama doktorun eşi de daha sonra doğal sebeplerden vefat etmiştir.

Morbius tam da, vefat eden karısından bahsederken sahneye güzeller güzeli Altaira girer! Yaklaşık 1 senedir görev gezisinde olan kaptan ve yardımcıları, uzun zamandan sonra gördükleri bu güzellik karşısında ne diyeceklerini bilemezler. Diğer yandan kızı Alta’nın bu zamansız ve belli ki izinsiz belirişine sinirlendiği her halinden belli olan Morbius’un tavırları iyice şüphe çekici bir hal almıştır.

Adını, doğduğu gezegen Altair IV’dan alan Alta, daha önce babası dışında hiçbir insanoğlu ile tanışmamış, gezegendeki hayvanlar ile dostluk eden akıllı ama saf bir kızdır. Doğal olarak birçok insani duygu gibi aşka da yabancıdır; ta ki kaptan Adams’ı çakı gibi karşısında görene dek.

Efendim, ekibimiz profesör ile görüştükten sonra gemiye dönüş yaparlar ve malesef ilk saldırı o gece herkes uyurken gerçekleşir; görünmez, duyulmaz bir yaratık, kimseye hissettirmeden gemiye girer ve gemi mekanizmasına büyük zarar verir. Başta kaptan olmak üzere tüm ekip, başlarına çok daha kötü şeyler geleceğinden habersiz şekilde, gemiyi onarmak adına uzun zaman bu belalı gezegende kalacaklarını kabullenirler ve olaylar gelişir.

Bu noktada kendimi frenlemeyi siz okuyucularımıza bir borç biliyorum zira cidden müthiş bir filmle karşı karşıyayız bu kez. Olası spoilerlar ile canınızı sıkmak yerine iştahınızı daha da kabartmak adına filmin teknik detaylarına geçiyorum:

Geçiyorum da, nasıl anlatsam bilemiyorum! Yönetmenimiz F.M.Wilcox, elbette set arkadaşları ve dekorcularının da yardımıyla öyle bir dünya kurmuş ki, film uzay gemisi C-57D’nin iç çekimleri ile açıldığı andan itibaren sizi içine çekiyor. Gemi kontrol merkezindeki detaycılık, ışınlanma mizanseninin başarısı, ekranlar, telsizler, kostümler, her şey ama her şey öyle başarılı ki, C-57D bu macerayı başarı ile atlatıp yeni yeni maceralara koşsun ve doya doya izleyelim istiyor insan!

Aynı şekilde, Altair IV isimli gezegenin genel hatları da inanılmaz gerçekçi. Yani filmin ilk on dakikasını atlattığınızda hangi tarihte olduğunuzu unutuyor ve kendinizi tamamen gezegene bırakıyorsunuz -ki bence özellikle bilim kurgu yapımlarında çok zor yakalanan bir his bu.

Sizlere gereksiz bilgi vermeden nasıl anlatılır bilmiyorum ancak profesör, bir aşamada kaptan ve askerlerine, gezegenin geçmişini, tarihini, gezegene hükmetmiş uygarlıkları anlatmak adına onları bir geziye çıkarıyor ki, övmekle bitirilemeyek sahneler izliyorsunuz bu süre boyunca. Söylediğim gibi, 1956 yılında, böylesi müthiş bir işe nasıl imza atılmış bilmiyorum ancak emin olduğum şey, Forbidden Planet’ın neden “uzay filmlerinin efendisi” olduğunu anlamanın yegane yolunun, karşısına geçip doya doya izlemek olduğu.

Oyunculuklara gelirsek, Leslie Nielsen’den zaten bahsettik. Gerçek bir komedi gurusu olan Nielsen, bu erken dönem filminde oldukça karizmatik bir oyunculuk sergiliyor ve Kaptan Adams olarak hepimize komuta ediyor.

Evet Nielsen gayet iyi ancak karşısında, Walter Pidgeon olunca ister istemez ikinci plana düşüyor. Profesör Morbius’u canlandıran efsane aktör, rolünün hakkını öyle bir veriyor ki, filmin ilk yarısındaki karizmatik ve taviz vermez bilimadamının gitgide dönüştüğü ‘şeyi’ ve o dönüşüm dramasını ayakta alkışlıyorsunuz!

Ve elbette Anne Francis… “50’ler Amerikan Kadını” imajının zirvesi sayılabilecek birkaç isimden biri olan Francis öyle ama öyle güzel ki, sahneye girdiğinde karşısındakilerin nutku tutulmuş erkek rolü kesmelerine gerek kalmıyor zira başta Nielsen olmak üzere tüm aktörler açıkca yutkunuyorlar! Tabii sadece güzelliğini övmek adaletsizlik olur; filmdeki tek aktrist olarak zorlu bir işin altına giren Francis, bu dejavantajıj bir avantaja dönüştürüyor ve çizdiği saf ve narin karakter ile resmen ışıldıyor.

Forbidden Planet, sinema tarihinin o güne dek görmediği şekilde etkileyici olan özel efektleri dışında (bu dalda Oscar aldığını da belirtelim) deneysel müzikleri ile de eşsiz diyebiliriz. Tamamen analog seslerden üretilmiş, müzik ve ses efekti arasında gidip gelen ve geleceğe ait tınlayan bu eserler, elektronik müziğin temellerini atan müzisyenlerden sayılan Bebe ve Louis Barron çiftinin imzasını taşımakta.

Bilim kurgu sinemasının efektlere, kandırmacalara, yüzeyselliğe, düz senaryolara ve zoraki kahramanlara mahkum olmadan önceki destansı haline tanıklık etmek isterseniz izleyeceğiniz film belli derim, hiç düşünmeyin!

Paylaş

CEVAP VER