TÜRKİYE’NİN HOLLYWOOD’U: YEŞİLÇAM SOKAĞI (1959)

0
2611
Scanned by Scan2Net

Bugün Türkiye’de film işleri ile uğraşan 180 müessese var. Bunlar Ar Sinemasının karşısındaki Yeşilçam Sokağı başta olmak üzere 300 metrekarelik bir sahaya yayılmış bulunmaktadır.

Röportaj: Ferit Arıt  – Fotoğraflar: İnal TENGİZMAN

Scanned by Scan2Net
YEŞİLÇAM SOKAĞI — Türkiye’nin Hollywood’u olarak tanınan Yeşilçam Sokağı’nın Yani Ar Sineması önünden görünüşü. Yanda, hemen hemen hepsi bir apartmanda toplanmış olan mütaaddit film yazıhaneleri ve artist ajanı duvar levhaları ile Ekber’in Kars Kıraathanesi.
Scanned by Scan2Net
EN ÇOK KAZANAN KADIN ARTİST — Besteci Nedim Otyam, film artisti Neriman Köksal’a, çevirmekte olduğu filmin fon müziğini izah ediyor. 28 yaşında olan Neriman Köksal, artistliğe banladığı 1949 yılından bu yana 52 film çevirmiştir.
Scanned by Scan2Net
KIRAATHANE — Solda önde arlık yaşlanmış olan Hafız Ihsan, ortada Mr. Truman (Ömer Sabri), sağda Emekli Yüzbaşı Cafer Boran ve Kars Kıraathanesi müdavimlerinden gene figüranlarla figüran namzetleri bir hasbıhalde. Bu hasbıhalin esasını teşkil eden konular teşkilâtlanamamak, alınan ücretler ve binlerce insanın ekmek beklediği bu işlerdeki istikrarsızlıktır.
Scanned by Scan2Net
…VE YAZIHANE — Burç Film sahibi Enver Burçkin (solda) son filminde baş erkek ve kadın rollerini oynamış olan Mahir Özerdem ile Pervin Par’a filmin fotoğraflarını gösteriyor. Fakat fotoğraflar ne kadar güzel olursa olsun hükmü seyirci verecektir. 19 yaşında olan Pervin Par yalnız iki seneden beri film çevirdiği halde bu sene on birinci filmini tamamlamıştır.

YILDIZ Bahçesinin yeşillikleri içine gömülü köşkünden, hızını alamamış bülbül şakımalarını dinleyen Sultan II. Abdülhamit hayretle duraladı. Sabah ezanı okunuyordu. Bu gür, ilâhi bir sesti. Ve Yıldız Camiinden değil, karşıdan, Üsküdar kıyılarından geliyor; henüz sabah mahmurluğundan uyanamamış Boğaz sularına dalga dalga yayılarak, bir yaprağın bile kımıldamadığı uçsuz bucaksız sessizlik içinde kendisine ulaşıyordu.

Padişahın o gün ilk işi bu sesin sahibini buldurmak oldu. Ve o sabah Üsküdar iskele camiinde sabah ezanını okumuş olan Hâfız İhsan, Mızıka-i Hümayuna alındı. 1908 den sonra bir tiyatro trupu teşkil ederek Anadolu’ya ilk tiyatro sevgi ve terbiyesini aşıladı, iki sene önce de Yeşilçam Sokağına gelerek Ekber’in Kars Kıraathanesi’ndeki artist ve figüranların arasına katıldı. Vaktiyle Sultan Hamit’i şaşırtan sesini iki adım ötedeki artist ajanlarına ve film amillerine duyurmağa çalışıyor.

Yalnız Hâfız İhsan mı? Selânik Hastanesi sercerrahı iken Atatürk’ü sünnet etmiş olan Sünnetçibaşı Miralay Hasan Bey’in oğlu Ömer Sabri Esen (Mr. Truman)… Emekli Yüzbaşı Cafer Boran… Daha birçok kıdemli, kıdemsiz figüranlar, küçük rollere çıkan artistler…

Türkiye’de yerli film deyince ilk akla gelen yer Yeşilçam Sokağı’dır. Yeşilçam Sokağı, Yeni Ar Sineması karşısındaki sokak. Buradan iki ara sokakla Küçükbayram Sokağına çıkılıyor. Küçükbayram Sokağı aynı zamanda Hamalbaşı’na çıkan vasıtaların gidiş yolu olduğu için günün her saatinde hareketlidir. Bazı sabahlar bu vasıtalardan birkaçı Yeşilçam Sokağı’na kıvrılarak bir apartmanın önünde durur. Aslında burası birçok yazıhanelerin bulunduğu bir binadır. Film çekme makinesi, reflektörler, film kutulan telâşla otomobillere taşınır: rejisör, operatör, artistler biner, iş yerine yahut stüdyoya hareket ederler.

Yazıhanelerde günlük faaliyetler de başlamıştır. Sinema sahipleri ile muhabere ve pazarlıklar yapılır. Tamamlanacak filmin hazırlıktan gözden geçirilir. Tamamlanmış filmin sansür telâş ve heyecanı baş gösterir. Eş ve dost, ahbap ziyaretleri başlar. Halen gösterilmekte olan filmlerin dedikodusu yapılır. Gelecek mevsim İçin tasavvur ve temennilerden bahsedilir. Bu hal yalnız Yeşilçam Sokağı’nda kalmayarak oldukça geniş bir bölgeyi içine alır, önceleri Yeşilçam Sokağı’nda toplanmış olan film şirketleri, artist ajanları, artist ve figüran kahveleri bugün, Yeşilçam Sokağı ile Anadolu Hanı arkasındaki Alyon Sokağı merkez olmak üzere 300 metrekarelik bir sahaya dağılmış. Burada yerli film yapanlar, hem yerli film yapıp hem de ithal edenler, sadece film ithal edenler ve işletmecilerle beraber film işleri yapan müesseselerin sayısı 180.

Bu 180 müessesenin 112 si yerli film yapıyor. 1957 – 1958 yıllarında 90 film çevirmişler. 1958 – 1959 da ise yerli filmlerin sayısı 100 ü bulacak. Ekserisi Mecidiyeköyü’nde olmak üzere tam teşkilatlı sekiz, yarım teşkilâtlı da iki stüdyo var. Bütün Türkiye’deki sinema sayısı ise 630 u kışlık. 1000 den fazlası da yazlık olmak üzere 1630 un üstünde.

Türkiye’de ilk film 1896 yılında. Beyoğlu Sponek birahanesinde gösterilmiş. Üç dört dakikalık bir kordele bu. Sinemacılığı Türkiye’de ilk ele alan da Sigmund Weinberg adında Leh yahudisi bir iş adamı. Weinberg 1908 de eski Şehir Tiyatroları Komedi Kısmı’nın olduğu yerde

Pathâ Sineması’nı açarak, getirttiği konulu filmleri göstermeğe başlamış. Memleketimizde ilk aktüalite filmlerini ve ilk konulu filmi çeviren yine Weinberg. Bu film “Himmet Ağa’ nın izdivacı” adında bir komedi. Filmin çevrilmesine 1914 yılında başlanmış fakat artistlerin askere alınması yüzünden ancak 1918 – 1919 da gösterilebilmiş.

Pathe Sinemasını 19 Mart 1914 te İstanbul tarafında açılan Millî Sinema takip etmiş. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de Divanyolu’nda, şimdi Sağlık Müzesi olan binanın alt katında ilk stüdyoyu kurarak 1917 de Darülbedayi artistlerinin oynadıkları “Pençe” ve “Casus” filmlerini çevirmiş. Türkiye’de ilk konulu filmi çeviren Weinberg olmakla beraber ilk gösterilen yerli filmler “Pençe” ve “Casus”. “Himmet Ağa’nın izdivacı” bunlardan sonra geliyor.

1919 da ilk sivil Türk müessesesi kurulmuş: Kemal Film. Bunu diğerleri takip etmiş. Amerika’dan dört sene sonra da 1931 de İpekçiler “İstanbul Sokaklarında” filmi ile ilk sesli filmi çevirmişler.

Bugüne kadar en çok kazanç sağlayan yerli filmler. Zeki Müren’in oynayıp sahne müziklerinin güfte ve bestelerini yaptığı filmler. Dolayısıyla de çevirdiği filmlerden en çok kazanç sağlayan artist o. Artistliği meslek haline getirmiş olanlardan filmleri için en çok para alan artistler erkeklerden, şimdi Amerika’da olan Ayhan Işık, kadınlardan da Neriman Köksal. Ayhan Işık’ın son filminden aldığı para 25.000 lira. Neriman Köksal’ın da 10.000. Yine bugüne kadar en yüksek telif hakkı ödenen eser Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu”: 15.000 lira. 8 000 liraya kadar ücret alan senaristler var. Rejisörlerin aldığı en yüksek para ise 17.500 lira.

Fakat Ekber’in Kars Kıraathanesinde durum pek parlak değil. Bütün gün bu kahvede oturarak yahut kahve civarındaki sokaklarda dolaşarak iş bekleyen figüranların ellerine geçen para iş günlerinde yedi buçuk lira ile yirmi beş lira arasındadır. Film âmillerinin ödediği figürasyon ücreti ise bunun bir misli. Paranın yansını, şirketlere figüran temin eden artist ajanları alıyor.

Kültür ve eğlence hayatımızda son derece büyük rolü olan filmciliğimizin gelişebilmesi için bazı hususların tahakkuku icap ediyor ki bunların başında da şunlar var: Gümrük muafiyetine kadar gidebilecek kolaylıklar sağlanarak teknik malzeme ithali. Otuz senedir hiçbir tadilâta uğramamış olan sansür talimatnamesinin filmcilikte ileri gitmiş memleketlerin talimatnameleri şeklinde yeniden hazırlanması. Eleman yetişmesi ve propaganda bakımından dokümanter filmciliğin teşviki. Bir Jüri teşkili ile yerli filmlerin sınıflandırılması. Bu sınıflandırılmada iyi derece almış filmlerin her sınıf sinemada oynatılmasının temini. Yabancı film ithalinin tahdidi. İmalâtçı ile film işlerinde çalışanların teşkilâtlandırılıp sınıflandırılması. Bütün bu hususların tahakkukunu sağlamak için de bir kanun hazırlanarak, bu işleri görmek üzere Basın – Yayın ve Turizm Vekâleti’ne bağlı bir Sinema ve Film İşleri Umum Müdürlüğü kurulması.

O zaman Türk filmciliği lâyık olduğu seviyeye ulaşacak, Hâfız İhsan sesini duyurabilecek, Mr. Truman da şu fıkraları acı acı gülerek değil, hoş birer hâtıra olarak anlatacaktır:

“Siera radyoları için bir reklâm filmi hazırlanıyordu. Üç büyükler, yani Truman, Churchill ve Stalin Beyaz Saray’da yaptıkları bir toplantıda Siera radyolarının dünyanın en iyi radyosu olduğu neticesine vardılar. Truman rolünü, sabık başkana çok benzediğim için ben yaptım. Mr. Truman lâkabı oradan kaldı zaten. Bu rol için ne aldım dersiniz? Otuz lira. Zavallı Churchill ile Stalin de on beşer lira.

“Bir filmde yirmi liraya serasker oldum. Başka bir filmde beş liraya kendimi bir apartmanın üst katından attım. Yine bir filmde burçlar üstünde pala salladım. İple burçtan indim. Kale kapısını açtım. Ve şehri zapt ettim. Kaça mı? On beş liraya. Hiçbir şehir, şehir değil ya mandıra bile bu kadar ucuza zapt edilmemiştir…

“Bir filmde milyoner oldum. Haydutlar yolumu kesti. Beni çamurlara yuvarladılar. 30 liraya öldüm… Haaa affedersiniz… Beş lira da hamam parası verdiler… Helâl olsun.”

Paylaş

CEVAP VER