BİZANS İSTANBUL’UNDAN MERAKLI SAYFALAR – 1

0
836
Scanned by Scan2Net

İmparatoriçe ZOE

Aşkını Tahta Oturtmak İçin Kocasını Nasıl Zehirledi?

Yazan: S. Kamil

Ayasofya’ya girenler, mabedin tam ortasına geldiklerinde başlarını hafifçe yukarı kaldırır ve sağdaki üst galerinin nihayetine bakacak olurlarsa burada, duvarda bir takım mozaik resimlerin altın zeminlerinin parladığını fark ederler. Şimdiki halde ziyaretçilere açık olmayan bu yukarı galerilerden sağdaki yani güneydekinin bir ucunda duvardaki bir pencerenin sağ ve solunda iki büyük mozaik tablo bulunmaktadır. Bir müddet evvel üzerleri açılarak tamir edilen bu resimlerin bir tanesinden, soldakinden burada bahsetmek istiyorum.

Scanned by Scan2Net

Alt kısmı tahrip edilmiş olan bu resim 2 m. 40 genişliğinde bir sahayı kaplamakta ve altın mozaiklerden meydana getirilmiş bir zeminin ortasında üç şahsı tasvir etmektedir. Bunlardan ortadakinin İsa olduğu kolaylıkla teşhis edilir; İsa zengin surette süslü bir taht üzerinde oturmakta ve sol elinde, cildi kıymetli taşlarla işlenmiş büyük bir kitap tutmaktadır. İsa’nın iki yanında ayakta duran ve üzerlerinde muhteşem elbiseler ile başlarında birer taç bulunan iki insanın kim olduklarını öğrenmek için ise, bunların başlarının yukarısında uzanan yazıları okumak lâzımdır. İsa’nın solundaki ufak, tefek, sarışın bir kadındır ve İsa’ya üzerinde tek satırlık bir yazı bulunan bir kâğıt tomarı sunmaktadır; İsa’nın sağındaki ise açık renk sakallı, iri yapılı bir erkektir ve bu da iki eliyle tuttuğu hayli şişkin ve ağzı mühürlü bir para kesesini takdim eder vaziyettedir. Böylece dinî gaye ile bir bağışda bulundukları anlaşılan bu çiftten, yukarıdaki yazıların yardımı ile kadının. Avgusta yâni imparatoriçe Zoe, erkeğin ise “Romalıların hükümdarı imparator Konstantinos Monomahos” olduğunu öğrenmek kabildir. Fakat şu var ki, bu tablonun, ömürlerini huzur içinde geçiren sofu bir hükümdar çiftini tasvir ettiği de zannedilmemelidir. Nitekim biraz dikkat edildiği takdirde bu mozaik tabloda bir takım garip hususiyetler sezmek mümkündür. Meselâ, Zoe’nin elindeki tomardaki yazının, Konstantinos adını meydana getiren ilk harfleri gayet intizamsız olduktan başka, imparatorun başının yukarısındaki yazının ilk satırında görülen ismi de aynı intizamsızlığa sahiptir.

Şu halde bu mozaik resimlerde, imparatorun adının değiştirilmiş olduğu açıkça belirmektedir. Fakat değişiklik bu kadarla kalmamış ve imparatorun unvanını bildiren yazının intizam ve güzelliği ile âdeta tezat teşkil eden Monomahos lakabının da dördüncü bir satır halinde, imparatorun başını çevreleyen halenin yanına sıkıştırılmasına çalışılmıştır. İmparatorun başının etrafındaki intizamsız kazıntı izi de yüzün tamamen değiştirildiğini açıkça belli etmektedir. Neticede bu hususta şuhu söyleyebiliriz ki, büyük bir yortu münasebetiyle bir “apokombion” yani miktarı önceden tespit edilmiş bir bağışda bulunan ve bu hediyeyi ebedileştirmek üzere Ayasofyanın bu köşesine karısı ile birlikte resmi yapılan imparator, bugün simasını gördüğümüz ve adını okuduğumuz Konstantinos Monomahos, yani IX. Konstantinos değildir. Bu tabloda aslında ismi ve portresi bulunan şahsın hâtırası yok edilmiş ve onun yerini bir başkası almıştır. Diğer taraftan imparatoriçenin ismi ve yüzü değişmediğine göre, bu hadisenin onun sağlığında cereyan ettiğini tahmin etmek yanlış olmaz. Belki ilk bakışta göze çarpmayan bu ufak teferruatın arkasında, Bizans sarayında cereyan etmiş bir kaç perdelik bir dram mevcuttur ki, şimdi burada onu hülâsa etmeğe çalışacağız.

Scanned by Scan2Net

İmparatoriçe Zoe Bizans tarihinin belki en silik simalarından birisi olan VIII. Konstantinos’un henüz pek genç yaşda evlendiği “asil, iyi kalpli ve güzel karısı” Helena’dan dünyaya gelen üç kızından ortancası idi. Konstantinos bütün ömrü ve saltanatı boyunca sadece kendi tatlı canını ve eğlencesini düşünmüş olduğundan, hiçbir zaman kızlarını evlendirmeği ve böylece tahta bir erkek vâris teminini hatırına getirmemişti. Amcaları ve babaları tahtta bulunduğu müddetçe sarayda yıllarını geçiren pencerelerden Zoe’yi yaşlandığı bir sırada gören Bizanslı vakanüis Psellos, onun “asil tavırlı, muntazam vücutlu, zeki ve saygı telkin eder görünüşlü” bir kadın olduğunu kaydettikten sonra portresini şöylece hülâsa eder: “Zoe, tombul ve narin yapılı idi, kalın kaşlarının altında güzel iri gözleri, hafifçe kemerli bir burnu ve sarı saçları vardı ve bilhassa vücudu, âdeta göz kamaştırıcı bir beyazlıkta idi.” Zoe’yi ellisini geçkin olduğu bir sırada gören Psellos, bu portreyi, “o sırada Zoe’nin yaşını tahminin güç olduğunu” bildirerek ve “yüzünde hiçbir kırışık bulunmayan bu kadının pürüzsüz ve gergin cildi ile âdeta bir genç kız görünüşüne şahin olduğunu” yazarak tamamlamaktadır.

Hayatının ilk elli yılını sarayın kadınlara mahsus dairelerinde, tembellik süs ve eğlence ile geçiren Zoe, harikulade olduğu anlaşılan vücud ve cildine marazî bir merakla itina göstermeğe devam ederken, babası VIII. Konstantinos da 9 Kasım 1028 de hastalanarak yatağa düşmüş ve artık ölümün yaklaştığını hissettiğinden devletin idaresini ele alacak bir vârisin lüzumunu nihayet duymuştu. İhtiyar imparator bunun çaresini gayet kolaylıkla buldu. Ortanca kızma bir koca aramakla işe başladı. Etrafındaki dalkavuklar, enerjik bir kimsenin idareyi ele almasını istemediklerinden ortaya manialar atmaktan geri kalmıyorlardı. Fakat vakit dardı. Nihayet imparator, yaşlı bir asili, Romanos Argyros’u kızma bir koca, tahtına bir varis olarak uygun gördü. Yalnız bu projenin yerine getirilebilmesine bir mâni vardı: Romanos evli idi ve karısından ayrılmak fikrinde değildi. Mamafih bunun da çaresi bulundu, kendisine, derhal karısından ayrılıp Zoe ile evlenmediği takdirde mil çekilmek suretiyle gözlerinin kör edileceği tebliğ olundu. Romanos kararında inat etmiş olmalı ki, çok sevdiği kocasının felâketine sebep olmak istemeyen fedakâr karısı, bu meseleyi kendiliğinden halletti, ve bir manastıra kapanmak suretiyle kocasını serbest bıraktı. Serbest kalan Romanos ile Zoe’nin düğünleri derhal yapılmış ve bir kaç n sonra da Konstantinos’un ölümü üzerine damadı, III. Romanos adı ile imparator ilân edilmiştir.

Altmışını geçkin olan yeni imparator ile “boşuna heba ettiği zamanı” telafiye çalışan eşi, evlilik hayatlarının başında hayli gayelere sahip bulunuyorlardı. Bunlar arasında yeni bir sülâle kurmak arzusu da vardı. Devrin tarihçilerine göre başlangıçta bu husus hayli gayret sarf etmelerine ve bir çok ilâçlara başvurmalarına rağmen bir netice elde edemeyince III. Romanos artık bu arzudan kati surette vaz geçmiş ve derhal karısını ihmale başlamıştı. Hiç de öyle askerî sahada bir kahraman olmağa yeltenen imparator, ordusu ile bir maceraya atılırken, Zoe saraydaki genç memurlar arasında bir kaç âşık buluyor ve neticede bunlardan bir tanesini, saray hadımlarından İoannes’in kardeşi Mihailos’u hepsine tercih ediyordu. Bu gene, yakışıklı, son derece güzel, zarif ve zeki ve o derece de çapkın delikanlı, yaşlı imparatoriçeyi öylesine nüfuzu altına almıştı ki, kısa bir zamanda aralarındaki münasebet aleniyete dökülmüştü. Askerî sahada bir kahraman olamayacağını da acı bir tecrübe ile öğrenmiş olan Romanos, bu sefer faaliyetini dinî sahaya çevirip, muazzam masraflar ile şimdiki Samatya semtinde Sulu manastır ermeni kilisesinin yerinde Peribleptos adında muhteşem bir kilise ve manastır inşasına girişirken, imparatoriçe ile Mihailos arasındaki samimiyet o derece artmıştı ki, kadın genç aşığına tahtta yanında yer vermekten, basma taç giydirmekten ve bu gibi hareketleri tekrarlamaktan çekinmiyordu. En sonunda bu vaziyetten istemiye istemiye “haberdar” olan fakat yine de bu “ihbar” a inanmayan imparator, Mihailos’a bir kaç sual sormak ve verdiği cevapları tatminkâr bulmakla iktifa ederek bu işi daha fazla kurcalamamağı tercih etmişti. Romanos’a bu durumu haber veren mahdut yakınlarının bazılarının kısa ara ile ölmeleri, bir tanesinin de sürgüne yollanmasından sonra artık huzursuzluk yaratacak bir unsur kalmamış ve sarayda herkes rahata kavuşmuştu.

Bu sıralarda imparator Romarnos hastalandı ve çok geçmeden vücudunda yaralar açıldı, Artık “gülmeği unutmuş ve herkese karşı itimatsızlık duymağa başlamıştı.” İhtiyar hükümdarın kısa bir zaman içinde yüzü şişmiş, soluğu sıklaşmış, rengi sararmış ve saçları dökülmüştü. İmparatorun, tesirini ağır ağır gösteren sinsi bir zehirle ölüme sürüklendiği o zaman herkes tarafından bilinen bir vakıa idi., Zoe’nin serbest kalması için kocasının ortadan kalkması icap ediyordu. 1034 yılının 11 Nisanını 1 2 ye bağlayan gece, Romanos hasta haline rağmen saraydaki hususî havuzuna girmişti. Artık çıkmak istediği sırada güya koluna girmek için havuza inen birkaç hizmetkârı, imparator âdeti üzere son bir defa daha kafasını suya daldırdığında, birdenbire üzerine çullanmışlar ve nefesi kesilinceye kadar suyun içinde tutmuşlar ve sonra da o vaziyette havuzda bırakarak bitmişlerdir. Merhameti galip gelen başka bir hizmetkâr tarafından sudan çıkartılan imparator, ağzından siyah bir kan boşanarak can verirken, Zoe daha onun tamamen son nefesini vermesini beklemeden, âşığını imparatorluk alâmetleri ile donatarak yanında tahta oturtmuştu bile. Ve ertesi gün sabahleyin, önce yeni imparatorun, IV. Mihailos’un taç giyimi töreni yapıldıktan sonra ölenin cenazesi kaldırılmıştı.

Yeni imparator ile Zoe’nin aşkları (!) uzun sürmedi. Psellos’a göre, karısının ilk kocasına yaptığını kendi üzerinde de tekrarlamasından korkan Mihailos, bir taraftan memleketi oldukça enerjik surette idare ederken, bir taraftan da karısından uzaklaşmağa gayret ediyordu. Onu saraydaki dairesinden çıkmamağa mecbur ediyor ve yanına gitmekten de sakınıyordu. Mihailos’un böyle bir vaziyet almasında, kardeşi hadım İoannes’in sözlerinin müessir olduğunu sezen Zoe, bu tehlikeli rakipden kurtulmak için bir kere daha zehire başvurmakta tereddüt etmedi. Fakat bu defa muvaffak olamadıktan başka, karısının zehirlerle ovnamasından fena halde ürken Mihailos da ondan daha fazla uzaklaştı. Zaten genç imparatorun eskiden beri mevcut olan sarası artmış, gerek sara nöbetleri gerek ise vicdan azabı yüzünden daimî ruh buhranları içinde bulunan imparator selâmeti dinde bulduğundan, Zoe’den büsbütün uzaklaşmıştı. Halbuki kardeşi hadım İoannes bu vazivetten memnun değildi. Eğer Mihailos’a bir şey olacak, olursa kendisinin derhal saraydan süpürüleceğim biliyordu. Bunu önlemek üzere de tahta kendi ailelerinden bir vâris bulmaktı. Yâni, tahtın meşru sahibi Zoe olduğundan, onun evlât edineceği şahıs Mihailos’a bir şey olduğunda imparator ilân edilecekti. Şu halde kendi ailesinden bir fert bulmak ve bunu Zoe’ye kabul ettirmek lâzımdı. Bu dâhiyane fikir mükemmel tatbik olundu, İoannes ile Mihailos’un kızkardeşleri Maria’nın oğlu ve muhafız kıtası kumandanı genç Mihailos, Zoe tarafından evlât edinildi ve törenle veliahd ilân olundu. Gitgide hastalığı artan imparator ise ölmeden günahlarının kefaretini ödemek için şehrin Anadolu yakasında hekim azizlerden Kosmas ve Darhianos adlarına büyük bir kilise inşa ettiriyor, diğer manastırları tamir ettiriyor, düşkünler, keşişler ve tövbekâr fahişeler için yurtlar yaktırıyordu. Uzun zamandan beri alakadar olmadığı Zoe’den tamamen sıyrılan Mihailos, sonunun yaklaş-tığını hissedince bir gün sessizce saraydan silinivermiş ve kendisini yeni yaptırdığı manastıra naklettirmişti. Psellos’un bildirdiğine göre imparatoriçe bu haberi alınca derhal onun yanma koşmuştu. Fakat rahip elbiselerini giymiş olan Mihailos bu kadının yanına sokulmasını menettiğinden Zoe’nin bu teşebbüsü bir netice vermedi ve 10 Aralık 1041 günü ölen Mihailos’da manastırının kilisesine sessiz sedasız gömüldü.

Vaktiyle babası tersanelerde kalafatçılık yaptığından kendisine de “Kalafatçı” lâkabı verilen genç Mihailos bunun üzerine imparator ilân edilmiş ve böylece amcası hadım İoannes’in dâhiyane entrikası zahiren muvaffak olmuştu. Zahiren diyoruz, çünkü hiç kimsenin hesaba katmadığı bir faktör vardı ki o da tahta çıkan delikanlının düşünceleri idi. İdareyi eline alır almaz Mihailos’un ilk işi, kendisine bu mevkii temin eden dayısı İoannes’i sürgüne yollayarak başından atmak ve onun yerine diğer bir dayısını kendisine müşavir ahmak oldu. Bunu, anneliği Zoe’ye karşı korkunç bir kin takip etti. Bu haris fakat belki de ciddi bir takım Islahat fikirlerine sahip tecrübesiz genç, bu kadının tahta ortak olmasına tahammül edemiyordu. Mihailos önce Zoe’yi sarayda hapsettirdi ve kısa bir zaman sonra da onun tehlikeli. Hır zehirleyici olduğu rivayetini çıkartarak 18 Nisan 1042 gecesi huzuruma getirtti ve sorguya çekti. Zoe taraftarlarının ve Pseİlos’un yeni imparator tarafından tahtı ele geçirmek için çevrilmiş bir dolap olarak kabul edilen bu isnad bitaraf bir’ gözle bakıldığında herhalde yersiz değildi. Düşüncelerini açığa vurmakta acele eden Mihailos’un emri ile derhal o gece Zoe yanında bir hizmetçi ile Büyükada’daki bir manastıra sürülmüş ve ertesi sabah da V. Mihailos tek başına idareyi eline almış daha doğrusu aldığını zannetmiştir.

Halk ve bilhassa kadınlar bu vaziyeti hoş karşılamamışlardı. Ertesi gün sokaklarda, “Tahtı yedi cedleri imparator olan dedelerinden tevarüs etmiş olan o kadın nerede?”, “Bir türedi o asil kadına karşı el uzatabilmeğe nasıl cesaret edebildi?” diye haykırarak imparatorluk sarayına doğru ilerleyen kalabalık, evvelâ genç imparatorun, ailesinin konağını yağma ve tahrip etmiş ve Zoe’nin uzun yıllardan beri bir manastırda yasayan kızkardesi Theodorâ’yı buradan çıkartarak Ayasofva’da imparatoriçe ilân etmiştir. Mihailos vaziyetin fenava“ gittiğini, görerek derhâl Zoe’nin geri getirilmesini emretmiş fakat sarayın aksam üstüne doğru halkın eline düşmesi üzerine genç imparator akıl hocası dayısı ile birlikte bir kayıkla kaçmak mecburiyetinde kalmıştı. Şehrin Marmara tarafındaki surları boyunca giden iki kacak, Yedikule civarında tekrar karaya çıkmışlar ve burada bulunan büyük Studios manastırına iltica etmişlerdi. İstanbul’un fethinden bir müddet sonra camiye çevrildiğinden İmrahor İlyas bey camii adını alan ve şimdi haran bir halde bulunan bu manastım kilisesinde emin bir melce bulduklarını zanneden Mihailos ve dayısı burada derhal rahip elbiselerini giymişlerdi. Bizans’da eskidenberi bazı büyük kilise ve manastırların iltica dokunulmazlığı vardı. Yâni, ne derece ağır bir suç işlemiş, olursa olsun bir kimse bu gibi yerlere sığındığında, buradan çıkartılıp cezalandırılmazlardı. İşte iki kaçak da böylece canlarını kurtardıklarını ümid ediyorlardı. Zoe ve bilhassa Theodora taraftarlarının tahrikleri ile kiliseye zorla giren halk, genç Mihailos ile müşavirini, kilisenin mihrabı önünde mukaddes masanın dibine sığınmış olarak buldu. Psellos’un anlattığına göre, iki zavallının etrafını çeviren bu kalabalık bir türlü onlara el uzatmağa cesaret edemiyordu. Nihayet akşama doğru şehrin yeni valisi buraya geldi ye eski imparator ile dayısına dışarı çıkmalarını emretti. Bu emre itaat etmemeleri üzerine, halk her ikisinin de üzerine atılarak ve bacaklarından sürükleyerek dışarı almış, bin bir hakaretle sokaklarda dolaştırmağa başlamış ve bu hal, saraydan yollanan bir cellât ile karşılaşılıncaya kadar devam etmiştir. Bu cellât suçluların gözlerini kızgın demirle kör etmek emrini almış bulunuyordu. Derhal orada, sokak ortasında bu korkunç ceza yerine getirildikten sonra iki perişan insan enkazı Sakız ve Sisam adalarındaki manastırlara yollanmış ve dramın perdesi de böylece kapanmıştır.

Rivayet ederler ki, kızkardeşi Theodora’dan nefret eden Zoe, genç Mihailos’u kurtarmağa çok çalışmış fakat beriki daha atik davranarak, halkın galeyanından istifade suretiyle hem Mihailos’u ve onun ailesini mahvetmiş, hem de kendisine imparatoriçe unvanını verdirmiştir. Bir müddet Bizans imparatorluğu yaşları altmışı geçkin olan bu iki kadının elinde kaldı. Fakat ikisi de ne mâliyeden ve ne de politikadan anladıklarından devlet bir uçuruma gitmeğe başlamıştı. Saray bir taraftan dalkavuklar ile dolarken hazine de mütemadiyen boşalıyordu. O sırada 65 ine gelmiş olan Zoe’nin tekrar evlenmesinden başka bir çare kalmamıştı. Ciddî bir erkek idaresinin felâkete sürüklenen devleti uçurumun kenarına gelmeden belki tutabilmesi mümkün olacaktı. Yalnız şu var ki, onun aradığı, sert, enerjik ve bir hamlede bu “ihtiyar kadınlar saltanatına” son verebilecek tiynette bir koca delildi. Zaten zavallı Mihailos’un başına gelenlerden sonra hiçbir erkek buna cesaret edemezdi. Zoe’nin ilk bulduğu namzet ilk kocası gibi evli olduğundan, karısını bırakması gerekiyordu. Fakat yumuşak başlılığı sayesinde tahta oturacak olan kocasını Zoeye bırakmak istemeyen karısı bu namzedi zehirlemek suretiyle ortadan kaldırınca, Zoe yeni bir namzet daha aramak zorunda kaldı. Bu defa tercihi ilk kocasının akrabalarından Konstantinos Monomahos üzerinde toplandı. Her bakımdan cazip ve yakışıklı bir erkek olan Konstantinos uzun yıllardan beri sakız adasında sürgünde bulunuyor Evvelce iki defa evlenmiş olan bu adam, sürgünde iken Skelerana adında genç ve güzel kıza âşık olmuş ve “konuşması kadar da dinlemesini bilen” bu kızı metres yapmıştı. Konstantinos 11 Haziran 1092 de başkente geldi ve muhteşem bir törenle Zoe ile evlendi. IX. Konstantinos adı ile tahta oturan yeni imparator, lüzumundan fazla cömert, güler yüzlü, sevimli, konuşmasını iyi bilen, yakışıklı, son derece kuvvetli fakat zarif yapılı, ince hatlı, açık renk tenli velhasıl hoş, güzel ve zeki bir erkekti. Ve böyle bir erkeğin artık iyice çöken Zoe ile ömrünü tüketmesine ihtimal verilemezdi. Nitekim daha evlendikleri gün Konstantinos karısından sevgilisi Skelerena’yı başkente getirmek için müsaade almıştı. Skelerina için derhal bir saray inşa ettirildi. Bir müddet sonra da artık zahiri gizlemeğe hiç lüzum kalmamış olacak ki Skelerena’nın resmen imparatorluk sarayına yerleşmesinde bir mahzur görülmedi ve Zoe de bu durumu gayet tabiî karşıladı. Hatta o derece ki, rivayete göre imparatorun dairesi Zoe ile Skelerana’nınkinin ortasında bulunuyordu…

Bu üçlü hayat Skelerena’nın ani bir hastalık sonunda ölümüne kadar böylece devam etti. Sevgilisinin kaybı üzerine Konstantinos yeni metresler bulmakta zorluk çekmedi. Bunlardan bilhassa bir tanesi, gözlerinin harikulâde güzelliği ve teninin beyazlığı ile temayüz eden bir Kafkas prensesi, Konstantinos’u öylesine kendine bağladı ki, imparator devletin bütün hazinesini ona bağışlamakta tereddüt etmedi. Devamlı çapkınlıkların çökerterek nihayet bir insan enkazı haline getirttiği yakışıklı kocasının son perişan halini Zoe göremedi; 1050 yılında öldüğünde yaşı yetmişi geçkin bulunuyordu.

İşte Ayasofya’daki mozaikte görülen kadın bu Zoe çehresi mevcut olan imparator da Konstantinos Monomahos’dur. Fakat isimlerde bariz bir kazınma ve erkeğin başının etrafında tahrip izleri olduğuna göre, bu tablo aslında Zoe’nin ilk kocalarından birini belki Romanos’u veya belki de Mihailos’u tasvir ediyordu. Bu hususta ortaya atılan ilmî teorilerin münakaşası ise İstanbul’un bir abidesinin gerisindeki tarih sahifesini belirten bu yazımızın çevresi dışında kalmaktadır.

Paylaş

CEVAP VER