DOSTUM NAZIM HİKMET; Naci SADULLAH – Nazım hakkında 1965’te yazılmış bilinmeyen bir yazı dizisi: 06

0
42

Bereket, belki geçici, fakat sonu ikimiz içinde çok vahim olabilecek bir cinnete tutulduğumu anlamış olacak ki Ekrem Bey birden: “Canım sen şakadan anlamaz mısın?” diyerek sırıtacak kadar yüzde yüz bir dönüş ve yumuşayış gösterdi.

Bu dönüş ve yumuşayış benim çılgıncasına şahlanmış hır suni bir hayli yatıştırmakla beraber, büsbütün gidermemişti. “Seninle tanışmıyoruz ki, benimle şakalaşasın” dedim ve ilâve ettim:

— Kaldı ki ben itoğlu itli hayvanı şakalardan hoşlanmam!

Polis müdürü Ekrem bey —ki şu anda hayatta olup olmadığını bilmiyorum— yerine oturarak bana karşısındaki kol tilki, gösterdi:

— Özür dilerim, buyurun oturun da sizinle biraz konuşalım, Naci Sadullah bey!…

Hah şöyle… Gösterdiği koltuğa yerleştiğim zaman onun benden sorduğu ilk suali, şair Nazım Hikmetle nasıl tanıştığım oldu.

Bu tanışmanın saklanmasına elbette ki hiç lüzum görmediğim -hatta benden soruluşuna şiddetle şaştığım— mali hikâyesini, bu yazılarımın başında da açıkladığım şekilde polis müdürüne anlattım.

Ben o hikâyemi bitirince polis müdürü Ekrem bey — “Ya Şefik Hüsnü’yü nereden tanıdınız?” diye sordu.

Sizlere şu dünyada en sevdiklerimin başları üzerine yemin ederim ki, bu ismi o gün ilk defa polis müdüründen duyuyordum. — Bu isimde hiç kimseyi tanımıyorum! dedim. — Ya Hikmet Kıvılcım’ı? Dedi.

O zaman, yıllarca sonra tesadüfen tanıştığım bu zatın ismi de benim için yüzde yüz meçhuldü.

— Tanımam! dedim.

O, kaşlarını çatarak, kendi aklınca manalı manalı sırıttı.

Ya Kerim Sadi? Onu da mı tanımazsınız?

Değil mi ki adam itoğlu it diye söze başlamış ve sonunda bana: “Siz” diye hitap etmek nezaketinde karar kılmıştı, bu davranış, yüzü okşanınca ağzından lokması alınacak mizaçta olan bende öfke ve isyandan eser bırakmamıştı. Bu yüzden, artık kızmam lazım geldiği halde sükunetle:

— Tanımam! dedim.

O zaman asker polis müdürü yeniden fakat bu sefer sü-künetle ayağa kalktı ve :

— Naci Sadullah bey, dedi siz henüz çok gençsiniz, Şu yazılarınızdan belli ki komünizme kapılmışsınız. Komünizmin ne olduğunu size herhalde kendi işine geldiği şekilde aranızdaki münasebeti tespit etmiş bulunduğumuz Nazım Hikmet anlatmış olacak. Gerçi topluğunuza bağışlayarak bu seferlik cezalandırılmanız yoluna gitmeyeceğiz. Fakat size ağabeyce tavsiyem ayağını denk almanadır. Nazım’la ve ona benzerlerle temas etmeyiniz. Yoksa başınıza çok büyük felaketler gelebilir. Şimdi gidebilirsiniz…

O gün, o odadan, bir kadeh içki içmeden zilzurna sarhoş olmuş gibi çıkmıştım.

Ben komünizmin ne olduğunu bile henüz bilmiyordum benim “Sefaletin Elle Tutulduğu Yerlerde” başlıklı yüzde yüz iyi niyetle ve sadece memleketin yoksul insancıklarına içim sızlayarak yazılmış masum yazıcıklarımın komünizmle nasıl bir ilgisi olabilirdi?

Besbelli ki hiç değilse kendimi polis müdürünün açıkladığı çapta tehlikelere düşmekten koruyabilmek için ben komünizmin ne dernek olduğunu iyice anlamaya mecburdum. Ve bu kanaatime vardığım içindir ki o gün polis müdüriyetinden çıkar çıkmaz yaptığım iş Bab-ı Ali caddesinin başındaki ilk kitaphaneye dalmak ve:

— Sizde komünizm ve sosyalizme dair kaç kitap varsa bana hepsinden birer tane veriniz! demek oldu.

Oradan aldığım Haydar Rifat tercümelerini ve başka bir kaç kitabı pansiyomuma bıraktıktan sonra, soluğu Tüneldeki Fransız kitaphanesinde —Libreri Mondiyal— aldım:

Sizde komünizme, sosyalizme dair Fransızca kaç kitap varsa bana onların hepsinden birer tane veriniz.

Ve onun sonra en az iki ayımın hemen bütün geceleri, sabahlara kadar o kitapları okumakla geçti.

Ve böylece —sanırım ki yanlış sayılmaz— ben komünizmin ve sosyalizmin gerçekte ne olduğunu dolayısıyla polisten öğrenmiş bulunuyordum.

Biçare Nazım, benden bu gerçeği öğrenemeden öldü.

Zira polis müdürünün tahriki ile komünizmi ve sosyalizmi incelemek zorunda kaldıktan sonra Nazım’la aramızda geçen konuşmalarda ona Marks’lardan, Engels’lerden, Föyerbah’lardan ve hatta Kautski’lerden daha bilmem kimlerden bahseder olmuştum.

Kimbilir? İhtimal benim için da içinden:

— Vay kil vay, neler biliyormuş da saklıyormuş! demiş olacaktır!

Ümidim, günün birinde bu olayı kendisine anlatıp onu biraz güldürebilmekti ama ne yaparsınız, kısmet değilmiş.

Paylaş

CEVAP VER