BOZDOĞAN KEMERİ’nin YAKIN TARİHLİ HALİNİ ANILARDAN ÖĞRENELİM

0
125

Yazan belli değil (Büyük Gazete, 1955)

Fatih’ten Beyazıt’a kadar uzanan Bozdoğan Kemeri.

FATİH Camisi tarafındaki ucuna tırmanırdık: gemi direklerindeki, çubuk şeklindeki demirden yapılma merdivenlerle. Sinemalarda, filmlerde gördüklerimiz burada taklit ederdik: kız kaçırma, hazine soyma, hırsızı kovalama, haydutları yakalama, Tarzan, “hafiyecilik” ve bir sürü hırsızpolis oyunları… Tam dokuz merdiven ve dört metre yükseklikten başlardı pişmiş sarı topraktan yapılmış eski künkler içinde. Suyun şırıltısını duymak için kulaklarımızı Kızılderililer gibi su borularına yapıştırırdık.

Bazen “su yolcuları” bizi kovalar, “hayat sahalarına tecavüz” saydıkları hareketimizi cezalandırmak için üzerimize yürürlerdi. Bize göre o zaman kemerler 100 metreden daha yüksekti! İnsanın boyu 130 santim olunca dünya büyük görünüyor, ölçüler genişliyor. Sanki Bin bir Gece Masallarında uçar gibi, heyecandan garip sesler çıkararak Beyazıt tarafına doğru koşardık. Altımızdan geçen insanlar gözümüze “pire kadar” görünürdü. İhtiyar “suyolcu” tıkanır kalır, adım atamazdı. Biz de kemerin en yüksek olduğu yerde kimsenin görmediği, el süremediği otlara oturup kendi kuvvetimizin zaferini kutlardık: bol bol kahkahalar atarak; kovalayanı küçümseyerek, böbürlenerek…

Ondan sonra, Afrika ortalarında Stanley ve Livingston’un yaptığı keşif seyahatleri gibi ağır ağır, tadını çıkara çıkara Beyazıt Kulesine doğru yürürdük. Bu çimenleri, otları, bitkileri bizden başka hiçbir insan görmüyordu. Sadece suyolcu ihtiyar vardı; ama onu saymazdık. Kimsenin görmediğini görmek, kimsenin bilmediğini bilmek zevkini o zaman tattık, öğrendik. Su kemerleri sadece Kırkçeşme sularını taşımazdı. Taze, temiz muhayyilemize tadılmamış hazlar, zihnimize, bekaretin sihrini katmış fikirler getirirdi.

Şehzade Camisi medreselerinin kubbeleri yanında içimize hüzün çökerek yere inerdik: “Gaip Ülke” biterdi. Bir gün su kemerimizin Vefa Lisesinden sonra gene başladığını, 1300 yıllık eski Bizans kilisesinin hizasında (Şimdiki Kalenderhane Camisi) devam ettiğini görünce elmas madenlerini keşfedenler kadar sevinmiş, gazete kağıtlarını yakarak “fener alayları” tertip etmiştik. “Bozdoğan Kemeri”, talim da kemerin bu parçasında gezerken be yaz sakallı bir eski İstanbulludan öğrenmiştik. Ne yazık, kemer gene biter, biz bir türlü Beyazıt tepesine ulaşamazdık… Geçen gün, bu kadar yıl sonra kemerlere çıktığımı gören birisi:

— Koskoca adam olmuş, hala çocuklar gibi su kemerlerine tırmanıyor, anlamına gelen gözlerle, beni süzdü. Utandım, maksadımı anlattım. Elimdeki fotoğraf makinasını görünce inandı. Şimdi “bizim kemerin altından kocaman bir asfalt cadde geçiyor”. İstanbul’un en işlek yollarından biri. Eski “sihirli su boruları” artık kalmamış. Tazyikli terkos sularının böyle kemerlere ihtiyacı yok ki. Otlar, bitkiler gene var. Kemerin bir ucunu duvarla kapamışlar, kimse geçmesin diye. Üzerinde oynarken düşen çocuklar vardı eskiden. Hafif rüzgar esiyor. Aşağı baktım. Eskisi kadar yüksek değil… Hele Fatih tarafındaki demir merdivenler oyuncak gibi ufalmış… İstanbul’un iki tepesini birbirine bağlarmış kemer. Tepenin biri Fatih Camisinin bulunduğu yer, öteki Beyazıt’ta Üniversite merkez binasının bahçesi. Büyük Konstantin zamanında yapılmasına başlanmış, İmparator Valans (364—378) devrinde tamamlanmış. 1200 metreden daha uzunmuş. Valans, Kadıköy surlarını yıktırıp oradan getirttiği taşlarla bu kemeri tamamlatmış. Üçüncü ve dördüncü tepe arasındaki kemerler İstanbul dışından gelen suları taşırmış. Bugünkü Üniversite bahçesinin altında kalan “Nimfeum Maximum” sarnıcında toplanırmış sular. Sarnıcın boyu 100X200 metre. Şimdi kemerleri ölçtüm, 500 metre kalmış… Şehzade Camisi yakınlarındaki parçalarını da Mimar Sinan 400 yıl önce yeniden yapmış…

Paylaş

CEVAP VER