SAİT FAİK YAZDI: HAYDARPAŞA (1953)

0
471

(Resimli İstanbul Haftası, 1953)

İki bavul, bir çanta, bir denk, tahtadan bir valizle, iki kadın, bir erkek, üç çocuktan ibaret bir aileyi gözüme kestirdim. Daha doğrusu Kadıköy iskelesinde bu ailenin erkeği önüme dikildi.

—Hemşerim, dedi, Haydarpaşaya hangi vapur kalkacak?

Baştan savma:

—Bu taraftaki, dedim.

—Sen de mi Haydarpaşaya gidiyorsun?

Ne münasebet? Haydarpaşada ne işim var? Ada vapuru daha gelmedi: onu bekliyorum. Kadıköy iskelesinde vakit geçirmek daha kolaydır da… İnsanın çeşidi ile karşılaşılır. Ama dur hele! Neye gitmeyeyim Haydarpaşaya bir yerlere gidecekmiş gibi:

—Ya, ya! Ben de Haydarpaşaya gidiyorum.

Çok bekliyecek miyiz vapuru?

—Nerede ise kapılar açılır, bineriz, dedim.

Adam:

—Şu ikisine bir bilet alsam olur mu acaba?

Biri kız, biri oğlan dört beş yasında sümüklü yavrulardı. Adam cevap bekliyor: ne demeli?

—İkisine de bilet istemez bunların be! Diyorum. Yalnız sana, bir bayana, bir de şu delikanlıya üç bilet alırsın.

—O bile çok ya yeter. Dengin biletini aldınız mı?

—Almak mı lâzım?

Sorunun böylesine can mı dayanır? Seviverdim adamcağızı. Hey kurban olduğumunun dünyası! Ne adamlar var? Ben Ulaştırma Vekâletinde neyim acaba? Mantıki bir şey bulup söylemeli.

—Valize lâzım değil. Ama bavullarla denge bilet almak lâzım. Vapurda alsak olmaz mı?

Mesele gitgide çatallaşıyor. İş nizamnamelere kadar dayandı. Yine mantıki bir şey bulup söylemeliyim ama nizamnamelerin, talimatnamelerin hususi mantıkları vardır. Kapitülâsyonlardan kalma mantıklar. İnsanı yollarda bırakan, süründüren, ağlamaklı eden mantıklar. Cevap veremiyorum. Kulağımın içine parmağımı sokup kaşıyorum. Bir gazete satıcısı kulağını kaşımadan vapurda da alsan olur amca, dedi.

Adam yine bana döndü:

—Sen nereye gidiyorsun, hemşerim? Dedi.

Ben mi?

Hım ben nereye gideceğim? Haydarpaşada kişelerin önünde bilet alanları, bekleme yerinde düşünenleri, istasyon lokantasında içenleri ve kalkacak treni görmeğe gidiyorum desem mi?

—Adapazarına, dedim.

—Adabazarlı mısın?

Biz de Adabazarında ineceğiz. 11,5 da varacakmışlar Adaya. Oradan ver elini Düzce.

Küçük valizle küçük Hacer bana düştü. Onları Adapazarı trenine yerleştirdim.

—Bana müsaade, dedim.

—Sen gitmiyor musun?

—Ben caydım gitmiyeceğim.

—Amma yaptın ha! Dedi adam. Yolcu Yolunda gerek, para mı harcıyacaksın buralarda. Ne var ki şu İstanbulda? Genç olsan hadi bir dereceye kadar…

Vagorilar gürültü içinde olduğu halde istasyonda garip bir sessizlik vardı. Bir trenin derin derin soluk aldığı duyuluyordu. Bir diğeri durmadan buğu fışkırtıyordu. Rayların üzeri ıslak, pırıl pırıldı.

Bu yollardan, bu demir yollardan nerelere kadar gidilmezdi. Gözümün önüne köprüler, sessiz, gürültülü istasyonlar geliyor. Tüneller geçiyorum. Acı düdük sesleri duyuyorum. Bu yıkılıp yıkılıp doğrulan ağaçlar ne? Bu telgraf fincanları, sahlep fincanları, bu zencefil kokusu, bu tesbihler, bardaklar, ağızlıklar, simitler, yemiş sepetleri, bu kış günü sapanca kiraz senetleri de ne oluyor?

İşte yanımızdan bir tren ışıkları ve insanlar ile bir yere düşer gibi geçip gitti. Bir başkası duran vagonumuzun tam karşısında bir vagon getirdi bıraktı. Karşı kompartımanın camı da açıldı. Bir insanla burun buruna idik. Birbirimizi süzüyorduk. Her sevimizi; yolumuzu, kafa kâğıdımızı, yüzümüzü, ailemizi, elbisemizi, her sevimizi birbirimizle değişebilseydik ben kendimi unutsam o olsam; o kendini unutsa ben olsa… Diye fikrimden geçti. O olsaydım nerede inecektim? Haydarpaşa’da. Nereye gidecektim eşyamı Sirkeci’deki otele bırakıp bir lokantaya. Rakı getirtirdim. Bir balık ızgara ettirirdim. Sonra? Sonra Bez; oğluna çıkar, İzmir kahvesine giderdim. Birisi ile ahbap olurdum. Nasıl yapardım bilmem ama yanımda oturan zata gülümset, nerelisiniz? Diye sorarsa:

Kayseri’de (…) şirketinde memurum, derdim. Şirketin bir işi için geldim de…

Kendimi istasyonun bekleme salonunda buldum. Sessiz sedasız, göz kapakları yorgun ve kırmızı insanlar vardı. Geçkin ve şişman iki bayan mahzun mahzun düşünüyorlardı.

İstasyon aynaları meşhurdur: İnsanı perişan gösterir.

Yerimden kalktım. Aynaya doğru ilerledim. Ben perişan bir halde idim: Potinlerim çamur içinde idi. Şapkam ıslaktı; kordelasında beyaz beyaz lekeler vardı. Yüzüm san, gözlerim kırmızı idi. Tam yolcu suratı! Merdivenleri indim. Vapur Kadıköyünden kalkmış geliyordu. Arkama dönüp Haydarpaşa istasyonuna bir daha baktım. Kocaman kapılarından önüne kırmızı yeşil fenerli, birbirini kesen demiryollu, düdüklü, trenIi, meraklı, düşünceli, perişan, aceleci, birisi bulmağa çalışan bir âlem vardı. Her gün yüzlerce tren, binlerce insan getiriyor: binlerce insan alıp gidiyordu. İstasyon kapıları durmadan insan alıp insan veri-verdi.

Bir yerlere kadar gitmiş, bir yerlerden dönmüş gibiydim. Ölesiye yorgundum. Evim bir çorba güzelliği, ev boyundan uzun soba borusundan poyrazla savrulan bir duman çıkarırken gözümün önüne geldi.

İhtiyarlamışız. İstasyonlar artık gençlik arzuları vermiyor. Evimiz gözümüzde tütmeye başladı; kötü.

Haydarpaşa’da denkler üstünde bekleşenlere hayırlı yolculuklar!

CEVAP VER