ÖVÜNÇ DAN, İZLEDİ & YAZDI: ATOM BEYİNLİ ADAM

0
1408

ÖVÜNÇ DAN:

Daha önceki kritiklerimde de zaman zaman adını geçirmiş, kendisini derin bir hayranlıkla övmüştüm; Edward L. Cahn gerçekten çok çalışkan, detaycı  ve ileri görüşlü bir yönetmen. Bakın, kendisi için “bir dahi!” diyemem belki ancak izlenilebilir, keyifli filmler yaratabilmek için illa ki dahi olmak gerekmiyor bence. Aksine Cahn gibi eğlencelik filmler çeken emektar yönetmenlerin, sinemanın ilerlemesi, tarzların birbirinden ayrışması ya da kaynaşması ve nihayetinde ortaya nice efsane sinema yapımları çıkması adına öncülük ettiklerini ve yolu açtıklarını düşünüyorum.

Kalan övgülerimizi satır aralarına bırakıp filmimize geçelim zira bu hafta gerçek bir klasikle karşı karşıyayız: Creature with the Atom Brain! ya da güzel memleketimizin güzide yazlık sinemalarını şenlendirdiği  adıyla Atom Beyinli Adam!

Gerçekten hakkını vermek gerek, müthiş bir bilimkurgu/korku/polisiye harmanı ile karşı karşıyayız. Bir anlamda “modern bir Frankenstein yorumu” olarak tanımlayabileceğimiz film, bilim dünyası ve polisiyeye öyle güzel bulaşıyor ki, kendine “özgün” başlığı altında rahatlıkla yer açıyor.

Efendim, filmimiz bir polisiye/korku filmine yaraşır şekilde, hunharca işlenen bir cinayetle açılıyor. İri yarı, takım elbiseli, sert görünümlü, donuk bakışlı bir adam, şehrin gece kulüplerinden birine doğru yönelir… Yürüyüşü, hareketleri, her şeyi anormal  gözükmektedir. Özellikle de alnı! Alnında boydan boya bir ameliyat izi olan bu dev adam, kulübün arka pencelerinden birine yanaşır. İçeride, kulüp işletmecisi, günün hasılatını duvardaki kasasına yerleştirmektedir. Tam o an, camdaki donuk adam hareketlenir ve camı çerçeveyi büyük bir güçle parçalayarak içeri girer ve işletmeciyi bir sinek gibi öldürür. Bu esnada, şu cümlenin, kendisine ait olmayan bir sesle dudaklarından döküldüğüne şahit oluruz: “Sana söylemiştim, geri döneceğim ve ölümünü izleyeceğim.”

Dev adam kurbanının canını aldıktan sonra, aynen geldiği gibi, darmadağın olmuş pencereden çıkar gider. Gürültüyü duyup odaya dalan mekan güvenliklerinin, bu korkunç adamın arkasından ateş açmaları, sıktıkları her kurşunu ona isabet ettirmeleri ancak katilimizin, bırakın düşüp ölmeyi, bu durumdan zerre etkilenmemesi hepimizi şok eder!

Bu yenilmez canavar için bir nevi zombi robot diyebiliriz keza esasen ölü olan bu adam, bir takım deneyler ve çalışmalar sonucu, radyasyona maruz bırakılarak diriltilmiş ve güçlendirilmiş, kafatasına yerleştirilen cihaz sayesinde de uzaktan kontrol edilebilir hale gelmiştir. Bu korkunç ve canice icadın arkasında, mafya babası Frank Buchanan ve doktor dostu Wilhelm Steigg vardır. Azılı suçlu Buchanan, kanun ile başı derde girince Avrupa’ya kaçmış ve orada, Nazi doktoru Steigg ile tanışmıştır. Kötü ruhlu ikili, birlikte bu icada imza atmışlar ve buluşlarını, Buchanan’ın kaçak duruma düşmesine sebep olan kişilerden intikam almak için Amerika Birleşik Devleti’ne taşımışlardır.

Filmimizde elbette sadece kötü adamlar yok. Buchanan ve Steigg, eylemlerini genişletirken karşılarında yakışıklı, zeki ve yılmaz bir doktor olan Chet Walker’ı bulurlar. İyi bir aile babası, başarılı bir doktor ve doğuştan hafiye ruhlu olan Walker, kadim dostu dedektif Dave Harris’in de yardımıyla bu hain insanlar ve diriltip diriltip sokağa saldıkları acımasız zombilerle mücadele eder. Film ilerledikçe Buchanan daha da saldırganlaşır, zombiler daha da çoğalır ve malesef kimi iyi adamlar da zombiye dönüştürülerek filmin drama kısımları da güçlenir. Daha fazla detay vermeyelim ki izlerken heyecanınızı kaybetmeyin.

Açıkcası filmin polisiye/gerilim/macera kısımları oldukça hareketli ve sürükleyici ancak şöyle bir gerçek var; karizmatik aktör, dönemin korku filmlerinin aranılan jönü Richard Denning’in canlandırdığı Chet Walker karakterini izlemek ne kadar heyecanlı ise, Angela Stevens’ın hayat verdiği karısı Joyce Walker ve küçük ve bence sinir bozucu kızları Penny Walker (küçük oyuncu Linda Bennett tarafından canlandırılmış) ve Walkerlar’ın inanılmaz klişe aile hayatlarına katlanmak da bir o kadar sıkıcı. Evet, dönem filmlerinin aile teması sahnelerine ağırlık verdikleri bir gerçek ancak bu gelenek, böylesi başarılı kotarılmış bir macera filminde böylesine abartılınca malesef filmin akıcılığını sekteye uğratıyor. Öyle ki an geliyor, dakikalarca süren bunaltıcı aile diyalogları ve bildik espriler bitsin de macera geri başlasın diye boş boş perdeye bakar buluyorsunuz kendinizi.

Ani bir hamle ile oyunculuklara girmişken, dedektif Harris’i canlandıran S.John Launer’i çok beğendiğimi belirtmeliyim. Babacan tavrı ve zeki adımları ile güven veren dedektif, bir aşamadan sonra rolü tamamen değişip karşı tarafa geçtiğinde de (ufak bir tüyo vermiş olabilirim) aynı başarıyı sürdürüyor ve sahnelerini izletiyor.

Aynı şekilde, kötü adamlarımız Michael Granger ve Gregory Gaye de rollerinin hakkını veriyor ve filme hizmet etmek adına canla başla çalışıyorlar.

Hiçbir şey için olmasa da çarpıcı girişi ve finalindeki müthiş çarpışma için bile izlenilecek bir film Creature with the Atomic Brain. İtiraf etmeliyim, özellikle finaldeki zombi taburunu oldukça başarılı buldum. Yönetmen Edward L. Cahn’ın deneysel çekimleri ile daha da ilgi çekici hale gelen zombi robotlarımız, filmin adını hak etmesine vesile oluyorlar.

Filmle ilgili şahane bir müzikal notla yazımızı noktayalalım:
Evet, sevgili Roky Erickson abimiz, filmle aynı ismi taşıyan ve The Evil One isimli efsane albümünde yer verdiği Creature with the Atom Brain isimli satanik şarkısını bu filmden aldığı ilham ile yazmıştır.

Paylaş

CEVAP VER