YAZI DİZİSİ 02: OSMANLI TARİHİNDE – MAKTÜL KADINLAR

0
894

Fatih, evvelâ ( Gülbahar Sültan ) la izdivaç etmişti. Sonra da Gürcistan ve Trabzon Krallarının kızlarile evlenmişti. Artık ondan sonra saray, Kafkas ve Rum dilberlerinin bir meşheri haline gelmişti.

Âdetleri, mizaçları, hissiyatları bir birine uymıyan ve hepsinin kalpleri de birbirinden üstün yaşamak his ve hırs- larile çarpan bu dilberler artık ( saray entirikaları ) na revaç vermişlerdi.

Nefis cildlerini, sahhar gözlerini birer silâh gibi kullanan bu dilberler arasında, gizli, bir cidal başlamıştı. Sarayın loş kubbeli küçük taş odaları, duvarları, çinilerle müzeyyen karanlık koridorları arasında, sessiz sadasız zehirler, hançerler, yağlı kementler işliyor; ihtirasa kurban olan dilber saraylılar, bir çuvala tıkılarak, bir hasıra sarılarak geceliyin kale belenlerinden sessizce Marmaranın karanlık sinesine doğru atılıveriyordu.

İlk zamanlar bu ihtiras, sadece hükümdarın, aralarında paylaşılamamasından ileri geliyordu. Fakat gün geçtikçe bu cinayetlerin şekilleri değişiyor; işe, saltanat hırsı da karışıyordu.

Hükümdardan erkek evlâdı olan kadınlar, kendi evlâdlarını saltanat makamına getirmek için Plânlar tertibediyorlar; hükümdarı, kendi evlâtlarını kendi elile öldürecek kadar vahşete sevk ediyorlardı.

Fatih devri, bu kanlı entirikaların başlangıcını teşkil etmişti. Ve ondan sonra da sarayın çiniler üzerine ayetler yazılı, duvar ve tavanları altın yaldızlı ve sedef kaplı hücereleri, birer maktel haline gelmişti.

Sekizinci Osmanlı hükümdarı ( ikinci Beyazıt) ile kardeşi ( Cem Sultan ) arasındaki saltanat kavgası, bu hailenin en hazin bir misalini teşkil etmekte idi.

Fatihin bu hassas ve şair şehzadesi; Avrupa şatolarının zindanlarında sürüm sürüm süründükten sonra, ( Roma ) nın ( Sent Anj ) şatosunda, vatan hasretile çırpına çırpına can vermişti.

Bazı tarihlerin (Velî) diye yüksek ve manevî bir sıfat izafe ettikleri ikinci Beyazıt, kıpkızıl bir muhteristen başka bir şey değildi. Filhakika sarayı içinde, zevceleri ( Sultan Hatun ) ile (Gülbahar Sultan ) [1] arasında sakin ve zevksiz bir hayat geçirmişti. Buna sebeb, onun şahsî ahlâk ve faziletinden ziyade, saltanatı kardeşine kaptırmamak kaygu ve korkusu idi. Fakat taliin çok garib bir cilvesi eseridir ki, oğlu birinci Selim onu saltanattan cebren iskat etmiş ve sürgüne gönderirken, bir damla zehirle hayatına hitam vermişti.

Birinci Selim devrinde sarayın zevk ve sefahat hayatı, yine parlamıştı. Fakat Selim, bu hayattan pek az nasib almıştı. Saltanata sahib olmak için babasından başlıyarak bütün kardeşlerini – ve kardeşlerinin evlâtlarını birer birer öldüren – Selim, artık kan dökmenin vahşî lezzetini tatmıştı. (lran)ı zabtetmiye giderken, kırk bin masum Türkü ( kızılbaş ) lık bahanesile bir anda boğazlatmıştı. Bir taraftan sarayının kurşun kaplı kubbelerinden, altın yaldızlı revaklarından coşkun sazların rak- san ahenkleri yükselirken, diğer taraftan da masumların feryadı göklere çıkıyor; sekiz sene zarfında ( Tebriz) den Mısıra kadar imtidat eden o geniş ülkenin sahibi olan Selim, nihayet bir Şirpençe çıbanının açtığı yaradan ciğeri ni görerek, ıztırab içinde can veriyordu.

( Birinci Süleyman ) devrinde saray hayatı, artık efsanevî bir hal almıştı. Birbirini takibeden büyük zaferler, Orta Avrupanın bütün servet ve ziynetini Topkapı sarayına akıtıyor; marmaranın mavi sularına yaslanan o taş kubbelerin altından emsalsiz bir haşmet ve saltanat yükseliyordu… Saray, artık muhtelif kısımlara ayrılmış ve hududları taşmıştı. ( hasena ve müstesna sarı saçlı güzel kızlar, ve mevzun ve mergub püserler ve civanlar [2] artık bu saraylara sığa- mıyacak kadar çoğalmıştı. Padişah, sevgili veziri Pargali İbrahim Paşa ile kaynaşmıştı. Hükümetin satvet ve şevketi, kıralları ve imparatorları himayesine alacak derecede azemetli bir hal almıştı. Fakat bütün bu şevket ve azametin üstünde yükselen bir tek soluk çehre vardı. O da, solgun çehresile hükümdarın kalbine hakim olan ( Hurrem Sultan ) dı.

Parlak bir akında esir edilen bu Rus Papazının kızı, az zamanda birinci Süleyman’ın kalbine nüfuz etmiş; kendisine rekabet edenleri birer birer ezdikten sonra nihayet sarayda, (amiri mutlak) kesilmişti.

Hurrem sultan, bu mevkii kaybet- met istemiyor; bütün zekâ ve dirayetini saray entrikalarına hasrediyordu . Padişaha evvelâ sevgili vezirini boğdurtuyor; sonra da Şahzade Mustafayı en fecî bir ölümle öldürtüyordu . Bu dessas Rus kızı , Osmanlı saraylarında bir kadınlar saltanatı tesis etmişti. Bu saltanat, onun ölümile bitmemiş; bilâkis temadî edib gitmişti.

( İkinci Selim )in, ( üçüncü Murad ) ın devirlerinde de saray, kanlı cinayetlere sahne olmuştur. Üçüncü Muradın tahta çıktığı gece, beş küçük şahzade, analarının kucaklarından zorla çekilib alınmış, saray ağalarının hain parmaklarile boğdurulmuştur. Bütün bu cinayetler, ya saltanat hırsından ve yahud kadın rekabetinden ileri geliyor; sarayın kuytu köşelerinde sessizce dökülen kanlar, karanlık bir perde altında örtülüyordu.

Fakat.. Üçüncü Murad zamanında sarayda tüyler ürpertici bir cinayet icra edilmiş; ve bu haile, – gûya diğer saraylılara ibret olmak üzere- gözler önünde cereyan eylemişti.

Üçüncü Murad zamanında saray kadınlarının rekabet hırsları son haddî bulmuştur. Sarayın her köşe ve bucağında, bir fesad kazanı kaynıyordu. (Nur Bano valde Sultan) ile (Haseki Safiye Sultan), padişahın teyzesi (Mihrimah) sultan, hemşiresi ve Sokullu Meh- med paşanın zevcesi (Esma Sultan), gene padişahın hemşiresi kaptanî derya Piyale Paşanın zevcesi (Gevher Müluk Sultan) birbirile çarpışıyordu.

En büyük rekabet, valde Sultan ile gelini Safiye Sultan arasında cereyan ediyordu. Valde Sultan, kızı Esma Sultan ile birleşmiş; haremin nüfuzlu simalarından (Canfeda) ve (Râziye) kadınlarıda elde etmiş, Safiye Sultanın karşısında bir cephe vücude getirmişti. Yegâne maksadı; gelini Safiye Sultanı, padişahın gözünden düşürmekti. Bunun için her hile ve çareye baş vuran valde Sultan, en müessir bir silâhla işe girişmişti. Bu silâh da Safiye Sultandan daha dilber, daha sehhar, daha işvebaz olan güzel cariyelerden ibaretti.

***

Üçüncü Murad, aslen Venedikli olan zevcesine karşı büyük bir merbutiyet besliyor; uzun saatlarını, – vaktile (Bafa) ismini taşıyan – bu esmer kadının siyah ve cazib gözleri karşısında geçiriyordu. Valide Sultan, kızı Esma Sultan ta-rafından bir ziyafete davet edilmişti. Ve ziyafetten sonra da bahçede gezdirilmişti. Fakat bu gezinti esnasında, – güya bir tesadüf imiş gibi – birdenbire.

Üçüncü Muradın karışısına iki kız çıkarılmış; Safiye Sultanın sadık zevci, bu emsalsiz iki hüsün karşısında şaşırıb kalmıştı.

Genç Padişah, derhal:

— Halvet!…

Demiş.. Bu bir tek söz, bütün oradaki kadın kalabalığını dağıtıvermişti. Padişahın bir anda bu iki saraylıya gösterdiği meyil ve rağbet, Esma Sultan tarafından derhal valdesine tebşir edilmişti. Gelininden intikam almıya çalışan Valide Sultan bu müjdeyi getirene bir top fermayı şal ile mühim miktarda paradan mürekkeb bir ihsan vermişti.

***

Üçüncü Murat, o gece sarayına gitmemiş; hemşiresinin sarayında kalarak sabahlara kadar vaktini bu iki dilber cariyenin füsünkâr hüsünleri karşısında geçirmişti. Onlara, sazlar çaldırmış; oyunlar oynatmış; üryan vücutlarını sa- atlarca temaşaya dalmıştı. Lâkin, tam ( saadetlû Padişah, rağbeti tamam ile vuslatlarından gâm almak arzu edicek, tîri Murat elvermemiş; ve nâveki maksut nişana ermemişti.) [3]

Kapılarda müjde ve nişan bekliyen nöbetçi saraylılar, üçüncü Muradın bu muvaffakıyetsizliğini Esma Sultana haber verdikleri zaman, Padişahın hemşiresi bundan derin bir teessür hissetmiş; hiç beklenilmeyen bu neticeyi bir felâket haberi şeklinde Valde Sultana bildirmişti.

ZIYA ŞAKİR

[1]Bu ( Gülbahar Sultan ) Fatihin zevcesi olan Gülbahar sultan değildir.

[2]Peçevî tarihi. Cild 1 – Sayfa 96

[3]Peçevi. Cild 2, sayfa 4

( Devam edecek )

Paylaş

CEVAP VER