YAZI DİZİSİ 03: OSMANLI TARİHİNDE – MAKTÜL KADINLAR

0
955

-3-

Valide Sultan bu haberi alır almaz fena halde öfkelenmiş; oğlunun bu halini manevi bir sebebe atfetmişti. Çünkü, her gün bir çok eserleriyle sabit oluyordu ki; genç Padişah, âdemi iktidar illetine müptelâ değildi. Bu hal malum iken, birdenbire o derece şiddetle rağbet gösterdiği o iki emsalsiz güzel karşısında ruhi hisleri birdenbire niçin sönüvermişti?…

***

Derhal bakıcılara baktırılmış, en meşhur remmallere, remiller döktürülmüştü. Çıkan netice, şundan ibaretti: Padişahı âlemtabın bu güna rağbetlerinin kerolunması, muktazayi sinnü sâl olmayıb bir câzü’nun mikrü âlidir.

Artık Valide Sultan, saçını başını yoluyor :

— Evlâdıma sihir yapan her kim ise, elbette meydana çıkmasını isterim diye feryat ediyordu.

Şimdi bütün şüpheler, Hasaki Safiye Sultan üzerinde toplanıyor :

— Yapsa yapsa, elbet o kâfir Venedik kahpesi yapmıştır. Hem kâfir büyüsü de kolay bozulmaz.

Sesleri, Valide Sultanla Esma Sultan sarayının duvarlarını çınlatıyordu.

Safiye Sultanın saraylıları, derhal istintak altına alınmıştı. Bütün şüpheler, beş genç saray üstünde toplanmıştı. Bu kızlar, Valide Sultanın sarayına getirilmiş; en zalim harem ağalarından mürekkeb bir heyete teslim edilmiş;

— Ya, cürümlerini ikrar edib sehir aletlerini meydana dökerler. Ve yahud cehennem azabından beter ikap çekerler.

Diye emir verilmişti.

Bu beş saraylı, tamamen masumdu. Dev gibi harem ağalarının, çıplak vücutlarına indirdikleri kırbaçlar altında o nefis derileri parça parça oluyor;

— Bize kıyman… Allah biliyor ki, suçsuzuz.

Feryatları göklere çıkıyordu.

Bu işkence, üç gün üç gece devam etmişti. Hayatının en tatlı baharını yaşayan bu beş kızın o bi bedel vücutları, birer külçe kızıl et ve kemik haline gelmişti.

Kızların feryatlarına dayanamayan hazinedarlar, Valide Sultanın ayaklarına kapanmışlar; af ve merhamet dilenmişlerdi.

O zaman Valide Sultan, bir dereceye kadar öfkesini yenmiş:

— Gayri, işkenceye hitam versinler. Fakat cümlesini boğup bir çuvala doldursunlar. Balıkhane kapısından çıkarıp denize atsınlar. Emrini vermişti.

***

( Üçüncü Murad ) a büyü yapmakla itham edilen beş cariyenin feci bir surette boğdurularak Marmaranın sakin ve lâcivert sularına atılması, saray hayatında büyük bir tahavvül husule getirmişti.

Garib bir tesadüf eseri olmak üzere padişaha birdenbire bir kudret ve (zindeği) gelmiş; kadınlara olan (meylü rağbeti ), tezayüd eylemişti. Artık, padişah üzerinde tesir ve nüfuz sahibi olmak isteyenler, şehirdeki esir pazarlarını ve esircilerin evlerini mütemadiyen dönüp dolaşıyorlar; elde ettikleri (hasna ve müstesna cariyeler ) i derhal yüksek fiyatlarla satın alarak, üçüncü Murada takdim ediyorlardı.

İstanbul’da, birdenbire cariye fiyatları yükselmişti. Bir müddet evvel, yirmi otuz düka altınına satın alınan cariyekr, birdenbire üç bin altın kıymet kesbetmişlerdi. Bu cariyelerin bilhassa esmer derili ve parlak siyah gözlü olanları ( tabi şahane ) ye daha uygun geldiği için ( bu kabil cariyelerin ahzu itası, birçoklarına hayli kâr ve menfaat temin) eylemişti.

Üçüncü Muradın kadınlara karşı gösterdiği bu iptilâ, Osmanlı saraylarında yeni bir devir açmıştı. Artık bu sarayların loş ve kuytu köşelerinden, akla ve hayale gelmeyen hain ve katil entrikalar taşmaya başlamıştı. Sarayda, ayrı ayrı nüfuz ve kuvvetler çarpışıyordu. Valde Nurbanu ve hemşire Esma sul tanlarla, Safiye sultan ve Nazperver, Şahhuban kadınlar gibi Hasekiler, biri fedakârlığı ihtiyar etmekten çekinmiyorlardı.

Bunların adamları, semt semt bakıcıların, remilcilerin, büyücülerin evlerini dolaşıyorlar; avuç avuç altınlar vererek muskalar yazıyorlar; sabun kalıplarından ( insan tasviri yaptırıp ve üzerlerine zağfran ile hasımlarının isimlerini yazdırıp ol tasvirin kalbgâhına bir iğne batırıb derince kuyulara ilka) ediyorlar, düşmanlarını bu suretle sihr ve efsun kuvvetile mağlub ve helâk etmeye uğraşıyorlardı.

Diğer taraftan da Sultan ve hasaki dairelerinde ( misli ve menendi görülmemiş ) ziyafetler tertip ediyorlar; Padişahı, mestedici ( ezvak ve âlemler ) le elde etmek için ( keseler dolusu altın ve akçe sarfında yekdiğerlerile rekabet ) eyliyorlardı.

Üçüncü Muradın hayatı, efsanevi zevkler içinde geçiyordu. Padişah esasen şiiri ve musikiyi seviyordu. Bu entirikacı kadınlar, Üçüncü Muradın bu ince hislerinden de istifade etmek istiyorlar; şiir ve musikıyi en ( dilrüba cariyeler)in aşklarile yuğurarak Padişaha sunuyorlardı.

Bu dilrüba cariyelere, meşhur şairlerin en tatlı ve en zevk verici şiirlerini, musikiye istidadı olan kızlara belletiyorlar; bunları üçüncü Muradın karşısına diziyorlar; onu bu çoşkun zevk ve lezzet içinde ( bitabü tüvan ) bırakıncaya kadar ( mest ) ediyorlardı.

Bir taraftan, sarayın loş ve kuytu köşelerinde, ölümlere kadar dayanan fısıltılar işitilirken, diğer taraftan saz ve tanbur sedaları yükseliyor; üzerlerinde ayetler yazılı çinili duvarlarda, altın işlemeli tavanlarda, çılgın akisler husule getiriyordu.

Bütün bu entirikalı hayat içinde, yavaş yavaş bir tek sima yükseliyordu. Bu sima, güzel değildi. Fakat, emsalsiz bir cazibeye malikti. Onun tatlı bir penbelikle harelenen çehresine, kıvılcımlar saçılan siyah ve sahhar gözlerine dikkatle bakanların, tatlı bir ürperme hissetmemeleri mümkün değildi.

ZIYA ŞAKIR – Devam edecek

 

CEVAP VER